| Ölmeye yatmak |
| Pazartesi, 08 Şubat 2010 18:00 | |||
![]() Bir kızım oldu, 15 Aralık 2009’da: Işık… Geleceğimizin umudu, ailemizin sevinç kaynağı, 37 yıllık ömrümüzün en akıllıca işi, yaşamımızın ışığı… Eşimin doğum sancılarının bana ‘eyvah’ dedirttiği o sabah saatlerinde, Ankara’nın kuru ayazında bir başka doğum sancısı yaşanıyordu. Tekel işçileri, yılların yüreklerine yüklediği sancıyı unutup, taze bir gelecek olmasa da yeni bir umut diyerek, Başkent’te buluşuyordu: Direniş başlıyordu… Yeni bir hak için değil, kazanılmış haklarını korumak içindi mücadele… Biz pamuklara sarıp sarmalarken Işık’ı, devlet baba, iktidar partisi önündeki evladına; işçisine jopuyla, gazıyla, tazyikli suyla girişivermişti! Birkaç gün sonra doktor teyzesiyle tanıştık Işık’ın. Doğum sonrası kaybettiği gramları yeniden alması için önerilerde bulundu. Harfiyen yerine getirmeye çalıştık. Yaşama daha sıkı, sımsıkı tutunsun diye Işık… Daha çok emdi, yetmedi mama yedi. Yetmedi, ana baba kokusunu içine çekti. Tekel işçisi de şefkat bekliyordu devlet babadan. Göremedi. ‘Böyle babalık olmayacağını’ anlatmak için kefen giydi, havuza girdi, açlığa yattı, şekerli suyla yetindi. Hala en büyük sorunu gaz Işık’ın. Memeden ya da mamadan sonra bir sancı ki sormayın. Hemen omzumuza yatırıp avcumuzla belini hafifçe pışpışlamak, sırtını sıvazlamak gerekiyor. Boyundan büyük bir gark sesiyle rahatlıyor Işık, gazdan kurtuluyor. Tekel işçilerinin de en büyük sorunu oldu gaz; biber gazı… Yıllarca üç kuruş paraya çalıştırıldıktan sonra yan gelip yatmakla suçlanan, tüyü bitmedik yetimin hesabı kendisinden sorulan Tekel işçisi, gaza boğuldu Ankara’da. Işık nasıl direniyor gaz sancılarına; gerinerek, ıkınarak sıkınarak rahatlatmaya çalışıyor kendisini… Tekel işçisi havuza koştu gazdan kurtulmak için, Ankara’nın, insanın tenini ısıran soğuğuna bakmadan, buz gibi sulara atladı. Suyun içindeyken de tazyikli suyla karşıladı şefkatli babası onu. Suyu seviyor Işık. Sık sık banyo yapıyor. Bazı akşamlar küvetine su doldurup yüzdürüyorum onu. Koltuklarından tutup ayaklarını salıyorum suya. Annesinin karnında, suyun içinde büyüdüğü günleri anımsıyor olsa gerek. Çıtı çıkmıyor, ayaklarını çırpıyor. Ama suyu sevmiyor Tekel işçisi, eminim! Işık karla birlikte geldi neredeyse. Günlerdir lapa lapa kar yağıyor. Salonun geniş penceresinden birlikte dışarı bakıyoruz. Dışarıda çocuklar kartopu oynuyor; kardan adam yapıyor; evin karşısındaki parkta altlarına birer naylon poşet alıp kayıyor. Karı anlatıyorum Işık’a. Gelecek yıl, yürümeye başladığında ve yeniden kar yağdığında, baba-kız karlarda yuvarlanacağımızı, kardan adam yapacağımızı, kartopu oynayacağımızı anlatıyorum. Öyle masum bakıyor ki yüzüme. Sanki ‘Üşümez miyiz?’ diye soruyor. Tekel işçileri sevmiyor karı. Ankara sokaklarındaki çadırlarında çok üşüyorlar. Bacasız sobalarında Ankara esnafının verdiği çalı çırpıyı; tahtaları yakarak battaniyelerinde ısınmaya çalışıyorlar. Onların çocukları da sevmiyor bu kış karı… Anaları babaları o derme çatma eylem çadırlarında titrerken, kar oyuncak değil çocuklar için… Çok az uyuyor Işık. Her yeni doğan gibi belki… Tekel işçileri ise hiç uyuyamıyor. 40’ı çıksın düzelir diyor herkes. 40’ı çıktıktan sonraki günlerden birinde uzun uykulara dalıyor Işık. Herhalde artık düzene girecek, diyoruz. Olmuyor. Direnişin 49. gününde, devlet baba, ‘Buyurun’ diyor Tekel işçisine, konuşalım. Bir umut diyoruz, bekliyoruz birkaç gün daha. Olmuyor. Bizim evde Tekel işçilerinden ve tabii ki Tekel direnişiyle yaşıt Işık’tan başka bir şey konuşulmuyor. Işık kesik kesik uyuyor, bir türlü dalamıyor derin, rahat uykulara. Tekel işçisi ise ölmeye yatıyor. Peki bu ülke, bu toplum, bu iktidar, bu devlet, bu sosyal devlet… Derin uykulara mı dalacak, ölmeye mi yatacak? Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

