|

Henüz 10 yaşındaydım Börgenekli Ali Kemal Ağa’yı tanıdı-ğımda. Göksu kıyısındaki köyünde, bir çiftlik evinde yaşardı. Adıyaman’da, Ali Taşi Mahallesi’ndeki evinde kiracıydık. Bazı hafta sonları ailece ziyaretine giderdik. Otomobilimizin sesini duyan Ali Kemal Ağa, iki katlı evinin verandasındaki korkuluklara tutunarak ayağa kalkar, sese yönelirdi. 80’den önce, Ecevit’i karşılamaya giderken geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti gözlerini! “Ali Kemal Ağa, kefete hoşe (nasılsın, keyfin hoş mu?), misafir kabul ediyor musun?” diye sorardı, rahmetli babam, aşağıdan. “Hoşe hoşe (İyiyim, hoşum), hoş geldiniz” derdi Ali Kemal Ağa ve kahyasına seslenirdi Kürtçe. Adıyaman’da kaldığımız 3 yıl boyunca hiç değişmeyecekti bu seramoni. Ama Ali Kemal Ağa’nın, bize ‘hoşe hoşe’ dedikten sonra, kahyaya Kürtçe verdiği talimatın anlamını bir süre sonra çözecektik. Her ziyarette kuzu kestirmesine gerek olmadığını, güler yüzünün ve konukseverliğinin bizim için en büyük armağan olduğunu, Kürtçe de anlatabilmek için bir hayli uğraşmıştı babam. Kardeşlik buydu işte!.. Tanrıverdi ailesinin ve babaları Ali Kemal Ağa’nın, gönül gözüyle gurbette bize yoldaş olmasıydı. Ailemin kökleri bir hayli dağınık. Acar(a)lık var; Çerkezlik, Yörüklük var. Polis olan babamın tayini Adıyaman’a çıkınca Kürtlükle de tanışmış, bugünlerin meşhur açılımını 80’lerde yapmıştık: Ali Kemal Ağa’yla, 12 Eylül mahpusu oğluyla, çıraklığını yaptığım Kamber Amca’yla, üst komşumuz Vara Vara Teyze’yle… Kürtçe’de öğrendiğim ilk sözcüktür ‘vara vara’ (gel gel). Öğreteni Ayşe Teyze’nin adı da ‘vara vara’ kalmıştır, kişisel tarihimde. Ve o 36 yıllık tarihte, bana Türkçe’nin inceliklerini öğreten ilkokul öğretmenimin Kürt olması da vardır. Anadolu’yu “Dünyanın kültür bahçesini güzel ışıklarla doldurmuş bir çiçekler mozaiği” diye tanımlıyor ya, Türkçe’nin büyük sesi Yaşar Kemal. Anlattıklarım, sonuna dek doğrulamıyor mu Türkiye’nin evrensel yazarı Yaşar Kemal’i!.. Onlarca etnik köken, bin yıllardır ortak bir yazgıyı paylaşıyor, o mozaiğin içinde, Anadolu coğrafyasının Cumhuriyet’i Türkiye’de… Tek başına mozaik olunmaz elbette; önce renk renk, parça parça ışık olmak gerekir, sonra bir şekilde birbirine bağlanmak. Etle tırnak misali… Zaten ‘açılım’ tartışmasının esası da iktidar sahiplerince bu noktaya oturtulmuştur: Mozaiğin çimentosu ne olacak? Bana kalsa insanlıktır, başkaca bir bağa da gerek yoktur! Ama olmuyor, işin içine bin türlü hesap - hem de öyle ufak tefek değil - yıllardır süregelen bir küresel hesap giriyor. Bugünü yarını değil, bin yılları planlayanlar, sırası gelen taşları birer birer ileri sürüyor. İşe ‘dil’ ile başlanması da pek manidar geliyor bana. ‘Tek devlet, tek millet, tek bayrak’ diyen, ama bu devletin hangi dile emanet edildiğinin farkında olmayan, kendisi de bu milleti hangi dile emanet edeceğine karar veremeyen, daha kötüsü bunu önemsemeyen bir iktidar var karşımızda. Hadi Norşin’in Güroymak olması 12 Eylül’ün eseriydi, darbe saçmalığıydı deyip geçelim. Geçelim de Türkiye’de adı değiştirilmiş binlerce yerleşim merkezi varken, bunlardan yüzlercesi de doğudayken, acaba Cumhurbaşkanı neden Norşin’i tercih etti? Diyelim ki Diyarbakır’a gitti iktidar sahipleri... Ne diyecekler? “Sevgili Amedliler mi?” Kapatılsın diye onca lobi yapıp beceremediğimiz PKK’nın yayın organları da öyle söylüyor Diyarbakır için!.. O zaman da Nutuk’tan örnek gösterecekler mi? Başbakan Erdoğan, memleketi Güneysu’da, bölgenin Rumca adı olan Potamya’yı rahatlıkla kullanıyor, ama Konstantinapolis’e karşı çıkıyor. Bana kalırsa asıl niyet de işte tam burada kendini gösteriyor: Elbette Konstantinapolis demeyecek iktidar. Çünkü İstanbul, Müslüman Fatih’in Hristiyan Bizans’a karşı verdiği savaş sonucu İslam oldu! Fatih’in ordusu ‘kafir’e karşı savaştı ve şehit oldu; Çanak-kale’de, Yemen’de, Sarıkamış’ta, Sakarya’da, Afyon’da olduğu gibi… Peki, son 30 yıldır PKK terörüne karşı duran asker, kime karşı savaştı? Şehitlerin anaları da teröristlerin anaları da Müslüman değil miydi? Soruya benim verdiğim yanıt, şehide kelle diyen anlayışın - bana göre kabul edilmez- gerekçesini de ortaya koyuyor, Anadolu mozaiğinin çimentosu olarak seçilen olgunun ne olduğunu da… Ne insanlık ne milliyet ne Cumhuriyet… Ne devlet, ne millet, ne bayrak… Küresel güçlerin Kurtuluş Savaşı’ndan beri diline doladığı, 1950’den beri neredeyse her iktidarın pek bir işine gelen, hele hele AKP’nin sımsıkı sarıldığı İslam… Yok yok, ılımlı İslam!.. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|