Küreselleşme balonu
Pazartesi, 18 Ocak 2010 13:49


Önce gelişmeleri özetleyeyim:
Fransız La Tribune gazetesi, dünyaca ünlü otomotiv devlerinden Renault’nun, 2013 yılında yenileyeceği Clio’yu Türkiye’de, Bursa’da üreteceğini yazdı. Haber önce işçi sendikalarını, ardından da hükümeti ayağa kaldırdı. Çünkü 2009’da yaklaşık yüzde 3 daralan, 2010’da da ancak yüzde 0,9 oranında büyüyeceği tahmin edilen Fransız ekonomisinin en büyük sorunlarından biri işsizlikti. 2009 sonunda nüfusu 64 milyon 710’a yükselen Fransa’da, işsizlik de Ekim 2009 tarihi itibariyle yüzde 10,1’e çıkmıştı.
Renault, Clio haberlerini yalanladı, “Alınmış bir karar yok, halen birkaç farklı senaryo inceleniyor” diye açıklama yaptı, ama nafile…
Renault’nun Operasyonlardan Sorumlu Genel Müdürü Patrick Pelata, Sanayi Bakanı Christian Estrosi’nin huzuruna çağrıldı. Görüşme şu anlama geliyordu: Şirketin yüzde 15 hissesine sahip olan devlet, Renault’ya ‘devlet desteğindeki üreticilerin faaliyetlerini Fransa’da sürdürmeye devam etmeleri konusundaki yükümlülükleri’ni anımsatıyordu.
Fransız Sanayi Bakanı’nın sözleri son derece netti: “Clio 4’ün Türkiye’de üretilmesine izin vermeyeceğiz. Bu Renault, Fransa’da üretilecek ve Fransa’da satılacak. Başbakan ve hükümet adına söylüyorum, Fransa pazarında satılacak bir araba Fransa’da üretilmeli.”
Fransa hükümeti tek ses olmuştu. Ekonomiyle ilgilenen diğer bakanlardan da benzer açıklamalar geliyor, Hükümet Sözcüsü Luc Chatel de bu konuda anlayış göstermeyeceklerini söylüyordu. Onlara göre, ‘Fransız bir üreticinin, üretimi başka bir ülkeye taşıyıp, tekrar bu arabaları bu ülkeden ithal etmesi’ normal değildi. Sanki bu ilk kez oluyormuş gibi bir havadaydı Paris hükümeti…
İlk kez olmuyordu elbette, fakat daha önceleri tüm dünyayı kasıp kavuran kriz yoktu. Oysa şimdi Fransızlar hem Fransız arabası alıyor, hem de işsiz kalıyordu!
İş burada kalmadı tabii, Avrupa Birliği de (AB) devreye girdi. AB, “Fransa’da satılan otomobiller Fransa’da üretilmelidir” açıklamasına, sözcüğün tam anlamıyla ‘takmıştı.’
AB Komisyonu, Fransız hükümetinin tavrının ‘serbest rekabet kurallarına aykırı’ olduğu gerekçesiyle Paris’ten açıklama istedi, yanıt gecikmeden geldi: “Renault’da benim de hissem var, öyleyse söz hakkım da var!..”
Sürecin en sonunda Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy sahneye çıktı ve Renault Genel Müdürü Carlos Ghosn ile görüştü. Sonuçta Renault, 3 yıl sonra devreye alınacak Clio 4’ün bir bölümünün Paris yakınlarındaki Flins fabrikasında üretilmesi konusunda ‘taahhüt’te bulundu. Renault Türkiye’den de vazgeçecek durumda değildi. Çünkü Türkiye’de otomobil imal etmek, Fransa’ya göre birim başına en az 2 bin dolar daha ucuzdu.
Bunu Sarkozy bile anladı!   
Peki bütün bunlar olup biterken Türkiye ne yapıyordu?
Hiç…
Aslında bırakın Türkiye’yi, Fransa’ya ‘rekabeti ihlal ediyorsun’ diyen dayılanan AB’nin bile yapacağı bir şey yok. Çünkü Türkiye AB üyesi değil. Oysa AB, geçen yıl Slovenya ile benzer bir tartışmaya giren Sarkozy’ye geri adım attırabilmişti. 
Demek ki bizim de, ‘serbest ticaret’ diye tutturan AB’nin de eli kolu bağlı…
Sonuçta Renault, Clio 4 için ‘Flins-Bursa ortak üretimi’ gibi, pratiğe nasıl dönüşeceğini bilmediğimiz bir karar aldı. Ancak dikkat çekmek istediğim, bu sonuç değil. Asıl önemli olan, bu süreçte Fransa hükümetinin, devletin Renault’daki payını yüzde 15’ten yüzde 20’ye çıkarabileceğini açıklaması.
Bana göre, yaşananlar, ‘küreselleşme’ balonunun iyice hava kaçırdığını gösteriyor. Süreci bu denli geniş özetlememin nedeni de bu.
Sermayenin küreselleşmesini, küreselleştiğini reddedecek halim yok. Kapitalizm o alanda kendi tarihini yapmaya devam ediyor. Ancak o tarih yapılırken, 1989’da ‘sonu geldiği’ öne sürülen bir başka tarihin kapısı da yeniden aralanıveriyor.
Hani, kapitalizm ‘küresel bir dünya’ sunacaktı bizlere!
Hani, küreselleşme, ekonomide serbest rekabetçi bir sistem getirecekti!
Hani, küreselleşme, küresel şirketler aracılığıyla varsıllıkları ortaya çıkaracak; kaynaklar yeniden değerlendirilecek, üretilecek, tüketilecek ve dağıtılacaktı!
Hani, farklı sosyo-ekonomik yapılar karşılıklı bağımlılıktan öteye birbirlerinin içine girecekti!
Hani, yüzyılın krizine küresel çözüm bulunacaktı; ‘küresel krize küresel çözüm’ olmazsa olmazdı!
Yaşadığımız ‘postmodern’ çağda, gelişmesi engellenen ülkelere ‘küreselleşme’ diye yutturulanın, aslında ‘emperyalizm’in ta kendisi olduğunu anlamamak için ‘man kafa’ olmak gerekmiyor mu?
Emperyalizmin ağa babaları bu krizde öyle bir tutuştu ki küresel şirketlerinde pay sahibi olduklarını bile anımsadılar.
Darısı yılların emeğiyle kurulmuş değerleri özelleştirme adı altında satıp savmaya çok meraklı Türkiye’nin başına!

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız