| İki mezarlı ölüler |
| Pazartesi, 14 Aralık 2009 14:01 | |||
![]() Bu acıyı yakından tanırım ben… Ta çocukluğumdan, Uzun Mehmet’in kentindendir tanışıklığımız. Arnavut taşlı, bayır sokaklarında kentin, ocakçı amcaların vardiya çıkışını beklerdim, ilkyaz gelince… Sabahın erken saatlerinde, üstlerinde mora çalan kararmış lacivert tulumları, başlarında lambalı sarı baretleri, elleri ceplerinde, dudaklarında gecenin son sigarası - uzamış külü düştü, düşecek, yanakları kömür karası, gözleri ay beyazı… uykuya doğru yürürlerdi. Yol kenarında beni görenler, ben ki mahallenin en haşarı çocuğu, duraksardı. Öyle ya, sabahın o saatinde önlerine çıktıysam, vardır bir derdim mutlaka. Tel sorardım onlara… Bildiğiniz tel… İnce, yumuşak, bükülebilir, rengarenk teller isterdim onlardan… Ağabeyimle yaptığımız telden arabayı o renk renk tellerle dolayarak süslemek için… Kapıları kırmızı, tekerlekleri mavi, üstü yeşil, uzun direksiyonu sarı… Madende ne için kullandıklarını bilmediğim tellerden ceplerinde varsa verirlerdi, olmayan, ocakta dağıtılan haşlanmış yumurtayı koyardı avucuma… Onlar büyükbabamın, babamın, amcamın, dayımın can dostlarıydı. Aynı çukura girerlerdi çocuklarının geçimi için, yerin metrelerce altındaydı ekmekleri, onların dünyası kömürle başlar, ciğerlerine dolan tozla biterdi. Ciğerin acısını duyanlar şanslıydı yine de! Çünkü kimisi vardiyaya bir girer, çıkamazdı bir daha… Öyle günlerde ne denli sessiz olurdu köyden bozma mahallemiz. Yapraklar kımıldamaz, dereler şırıldamaz, kuşlar cıvıldamaz, insanlar konuşmazdı. Akın akın ocağa inerdi insanlar… Yaşlılar bastonlarıyla, nineler gelinlerinin kolunda, kadınlar yaşmaklarının ucuyla silerek sessiz gözyaşlarını ve bizler, çocuklar… yamalı yırtık donlarımız, lastik ayakkabılarımızla… Koşardık!.. Beklemeye koşardık!.. İlkyaz sabahları renkli tel aldığımız, teli olmayanın avcumuza yumurta koyuverdiği, o da yoksa makas aldığı yanağımızı kömüre bulayan amcaların ocaktan çıkışını görmeye koşardık!.. Ölü ya da diri… Çıkarlardı… Çoğunun ölüsü çıkardı!.. Neden, bilemezdik, çocuktuk!.. Grizu derlerdi, patlama derlerdi, göçük derlerdi, metan gazı, karbonmonoksit derlerdi. Aklımız ermezdi!.. Mezarlıklardan ürkerdik çocuk aklımızca, toprağın altındaki mezarlar soğuk olur, derdik. Ocaklar da soğuk olur sanırdık. Sıcak sıcak, derlerdi, kömür gaz boşalttı, patlattı işte, derlerdi. Anlamazdık!.. Çocukluk işte. Ölüm sessizliğinde bile sessiz bir oyun tuttururduk! Bir kadın çığlığı bozardı oyunu!.. Bir kadının ölüm çığlığı!.. Mustafakemalpaşa’nın acısı, o çığlıktan tanıdıktır bana!.. Şimdiki gibi vagonlarla değil, katırlarla çıkarılırdı yeraltından kömür. Şimdiki gibi sedyelerle değil, katır sırtında çıkarılırdı ölüler. Şimdiki gibi kurtarma ekipleri değil, ölümü göze alan ocakçı amcalar bulurdu; yanakları kömür karası, gözleri ay beyazı cesetlerini, can dostlarının… Ama kadınların ölüm çığlıkları yine aynıydı!.. O zaman da vardı Amerika, o zaman da giderdi Başbakanlar Beyaz Saray’a. Yurttaşlarının acılarını ta yüreklerinde hissederlerdi, dön gel diyene, ha hu demezlerdi. O zaman da vardı Çalışma Bakanları. Onlar maden ocağına gösteriş olsun diye değil, ocakçı amcaları anlamak için girerlerdi. Çalışma Bakanlığını işçinin karşısına geçerek değil, işçiyi arkasına alarak yaparlardı. O zaman da vardı Valiler. Partinin değil, halkın Valileriydi onlar. Vali, devlet demekti bizim mahallede. Valiler de Vali’nin devlet demek olduğunu bilirlerdi. Vali yoksa vekili de mi yok, dedirtmezlerdi. O zamanlar kriz yönetimi diye bir kavram uydurulmamıştı. Gerek de yoktu. Krizler yönetiliyordu. Hem de yöneticiler yerinde yönetiyordu. Onlar bilirlerdi: İki mezarlı ölülerdir ocaktaki göçükte can veren madenciler, acısı unutulmaz; yarası kabuk bağlamaz! Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

