Güven
Pazartesi, 21 Haziran 2010 10:26


Yorgun argın asansörün giriş kata gelmesini beklerken, kapıcı Adil Efendi göründü merdivenlerin başında. Hal hatır faslını çarçabuk geçip bombayı patlattı: “Yargıya güvenim kalmadı artık!”
“Hayrola!” dedim, “Ne oldu ki?”
“Daha ne olacak, ağabey” dedi Adil Efendi, “Ben bu işi anlamadım, anlayan varsa beri gelsin!”
Ardı ardına sıralamaya başladı sonra da…
“Habur’da karşılama töreni yaparak, karanfillerle karşıladığımız ‘barış elçileri’ tutuklandı. Özel Erzurum Savcısı’nın tutuklattığı Erzincan Başsavcısı’nı Yargıtay tahliye etti. Balyozcu paşalar, iki kere tutuklandı, iki kere salıverildi.”
Sanırsınız, kapıcı değil de acar adliye muhabiri. Hangi davada ne olmuş, yargıç ne karar vermiş, kim içeride kim dışarıda, hepsini bir çırpıda sayıyor.
“Eee” diyecek oldum, ama durdurmak ne mümkün Adil Efendi’yi. “Hakimler de mahkum olmuş ağabey” dedi, “Bin 500 lira vereceklermiş!..”
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin, Ergenekon davasında Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tahliye talebini reddeden 9 yargıcı tazminata mahkum etmesini kastediyordu.
Adil Efendi’yi kışkırtmayı seviyorum.
“Ne var, burası hukuk devleti, hukuk işliyor, adalet er geç tecelli ediyor işte” dedim.
“Hadi oradan be!..” der gibi baktı yüzüme, başladı sayıp dökmeye: “Açılım maçılım dediler, bu adamları getirdiler, hakimi savcıyı ayaklarına götürdüler, hepsini salıverdiler. Şimdi de bunlar teröristmiş diye tutukluyorlar. Allah aşkına, bunlar Habur’dan girdikten sonra mı terörist oldu?”
“Haklısın” dedim, “Son derece haklısın, ama bir de konjonktür diye bir şey var.”
“Bırak bu süslü lafları ağabey, hukukun konjonktürü mü olurmuş! Vallahi anlamıyorum ben bu işi” diyerek, sözü Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’e getirdi:
“Avukatı 5 kere itiraz etmiş Başsavcı için, hiçbiri kabul edilmemiş, sonra en üst yargı olmaz demiş, salıvermiş.”
“Bu işler böyle değil midir?” diye sordum. “Bak ne diyor Yargıtay? Tutuklama kararının koşulları oluşmamış!”
“İyi de ağabey” dedi Adil Efendi, “Ankara’ya gelene kadar hiçbir hakim görmemiş mi neyin oluşup oluşmadığını. Adama terör örgütü üyesi diyorlar, sahteci diyorlar. Ha, bir de imarı kirletmiş diyorlar. En çok da buna güldüm zaten.”
“Neden?” diye sorunca bir bomba daha patlattı Adil Efendi: “Nedeni var mı ağabey! Bu memlekette temiz imar mı var? İmar kirliliğine bakılacak olsa, vallahi dışarıda belediye başkanı kalmaz!..”
Ne diyeyim, güldüm!
“İşte böyle, güleriz ağlanacak halimize” dedi Adil Efendi.
İçerisiyle dışarısı arasında mekik dokuyan Balyozcu paşaların durumuna hiç değinmeden, sözü Başbakan’ı son açıklamalarına getirdi. “Yargıya artık güven kalmadı” demiş Başbakan.
“Ben de Tayyip gibi düşünüyorum, ağabey” dedi Adil Efendi, “Yargıya güvenim nasıl kalsın?”
Adil Efendi, böyle söyleyince Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın tahliye olduğunda yaptığı açıklamalar geldi aklıma. Koltuğumun altındaki gazeteyi gösterdim. Şöyle diyordu Cihaner: “Ne olursa olsun yargıya olan güvenin sarsılmaması gerekir. Yargı ideolojik bir saldırı altında. Yargı bir ülkenin harcıdır. Yargıya ve adalete olan güven kalkarsa yurttaşların başvurabileceği tek yol sokaktır.”
“Saygımız sonsuz ağabey” dedi Adil Efendi, “Başsavcı sağduyulu belki, ama ben de sokağın sesiyim.”
Boynumu büktüm, asansöre girerken…
Sokağın sesi matematiksel bir hukuk bekliyordu. İki kere iki ya dörttü ya da değildi. İnsanlar ya suçluydu ya da değildi; ya tutuklanırdı insanlar ya da tutuklanmazdı.
Sosyal bir bilim olarak, hukukun sokağın sesine yanıt vermesi mümkün değildi belki.
De…
Adalet duygusunun incindiği bir toplumda güven inşa etmek mümkün müydü?

 Esat Kaplan'ın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız