| Dikte anayasa |
| Pazartesi, 29 Mart 2010 23:30 | |||
![]() Bir haftadır aynı soruyu soruyorum kendime: İktidarın hazırladığı anayasa değişikliği paketi, bir yurttaş olarak benim önüme gelirse -ki öyle olacak gibi görünüyor- ne yapmalıyım? Sandığa gitmeli miyim, gidersem evet mi demeliyim, hayır mı? Sonra kendimi bütün tartışmalardan soyutlayıp değişiklik paketinin içeriğine bakıyorum. Benim, ‘kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve engellilere pozitif ayrımcılık uygulanması’na söyleyecek sözüm olabilir mi? Devletin ‘çocuk hakları’nı aklına getirmesine, çocuk haklarını ‘toplumsal sözleşme’ye koymasına itiraz edebilir miyim? ‘Özel hayatın gizliliği’ne saygıyı sağlayacak, ‘yerleşme ve seyahat hürriyeti’ni geliştirecek, ‘dilekçe hakkı’nın kullanımını yaygınlaştıracak hükümlere karşı çıkabilir miyim? Memura toplu sözleşme -grev hakkı olmasa da- uzun bir mücadelenin sonucu, görmezden gelebilir miyim? Görmezden gelemeyeceğim başka konular da var. 12 Eylül artığı bu düzenlemenin değişmesi, Anayasa’nın ‘ama-yasa’ olmaktan çıkarılması şart, bu kesin! Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin genişletilerek, çağdaş ve evrensel normlara kavuşturulması gerekiyor. Sosyal, ekonomik ve siyasi alanda daha çok demokrasiye gereksinme var. Kuşatma tartışmasının alıp başını gittiği şu ortamda, erkler arasındaki işbölümü ve dengenin sağlanması gerekliliği de bir başka gereksinim. Peki, bu nasıl sağlanacak? Herhalde hukukçular da politikacılar da aynı düşüncededir: Hem erkler ayrılığı ilkesinin, hem temel hak ve özgürlüklerin güvencesi, ‘hukuk devleti’dir. Bir kez daha altını çizmek gerekir ki hukuk devletinde idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Başka deyişle, yasama ve yürütme organlarının yargı tarafından denetimi hukuk devletinin gereğidir. Öyle olmasa, özgürlükleri korumakla görevli kurumlar salt yasama ya da yürütmenin inisiyatifi altında kalacaksa demokrasiden söz edilebilir mi? Peki, önüme konulan anayasa değişikliği paketinin tartışma yaratan maddeleri, çizmeye çalıştığım bu çerçeveye ne kadar uyum sağlıyor? Şu görülüyor ki yüksek yargı kurumlarının hem yapısı hem işleyişi değiştirilmek isteniyor. Bu yapılırken de yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’na ve çoğunluğu elinde bulunduran siyasal partiye olağanüstü yetkiler tanınıyor. Oysa öteden beri yapılan anayasa tartışmalarında herkesin üzerinde uzlaştığı neredeyse tek bir konu vardır. O da ‘sorumsuz’ Cumhurbaşkanı’nın tek başına önemli yetkiler kullanmaması gerektiğidir. Düne kadar bu durumu başlıca şikayet konusu yapan iktidar, şimdi ne oldu da o yetkileri tırpanlamak yerine üstüne yenilerini koyuyor? ‘Nasıl olsa Cumhurbaşkanı bizden’ diye düşündüğü için mi, yoksa ‘Birkaç yıl sonra da Köşk’e ben çıkarım’ düşüncesinde olunduğu için mi? Önemi yok, son 8 yıldır Türkiye’ye egemen olan zihniyet kişileri değil, sistemi hedef almaktadır. Zaten söz konusu düzenlemeler yaşama geçirilirse sistem değişikliğinde hedefe üç aşağı beşi yukarı varılmış olacaktır. Hedef Cumhuriyet’in getirdiği ‘statüko’yu yıkmak, yerine ‘evrensel statüko’nun (küresel emperyalist kapitalizm) uygun gördüğü, emrettiği bir düzeni oturtmaktır. Zaptedilecek kaç kale kalmıştır ki, yüksek yargı ve ordu dışında! Yeniden en başa dönüp soruyorum kendime: Sandığa gitmeli miyim, gidersem evet mi demeliyim, hayır mı? 37 yılım 12 Eylül’ün ‘dikta’ anayasasıyla geçti, neden kalan ömrümü AKP’nin ‘dikte’ anayasasıyla geçireyim? Esat Kaplan'ın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

