|
Pazartesi, 23 Mart 2009 18:52 |
|

29 Mart 2009 tarihinde her yurttaş gibi sandık başına gideceğim. Anayasal hakkımı kullanmak ve ödevimi yerine getirmek üzere… 36 yıllık yaşamımın getirdiği siyasal bilince seçmen vicdanımın sesini ekleyip Büyükşehir’de yaşayan bir kentli olarak, tam 5 ayrı oy kullanacağım. Seçim süreci boyunca gazeteci olarak yanıt aradığım soru, adayların ve seçmenin 29 Mart algısıydı. Partiler, adaylar ve seçmen 29 Mart’ı bir referandum olarak mı görüyordu, yoksa bu sadece bir yerel seçim miydi? 22 Temmuz 2007 genel seçimlerini referandum havasına sokarak, Cumhuriyet’i oylatmaya kalkışan ana muhalefete baktım önce… Ne genel başkanlarının ne adaylarının öyle bir havası vardı!.. Oysa aradan geçen 20 ay içinde Anayasa Mahkemesi, AKP’nin demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği kararını verdi. AKP’nin temelli kapatma yerine devlet yardımı miktarının yarısından yoksun bırakılması ile cezalandırılması da son derece çarpıcı bir mesajdı. Bana göre, bu hukuksal kararın politik anlamı - çağdaş demokrasilerde olduğu gibi - asıl cezayı sandık başında yurttaşın vermesi gerektiğiydi. Ancak görüldü ki sütten ağzı yanan CHP, bu konuya hiç girmedi. Çünkü şunu çok iyi biliyordu, seçmene göre AKP’nin kapatılmamış olması laiklik için bir tehdit olmadığı anlamına geliyordu. Bu algıyı düzeltmek, seçmenin gerekçeli kararı anlamlandırmasını sağlamak hiç kolay değildi. Üstelik hazırda Kemal Kılıçdaroğlu’nun estirdiği yolsuzluk fırtınası ve küresel ekonomik kriz varken… Bir iktidarın yıpratılması, alaşağı edilmesi için başka neye gerek vardı ki! İktidara gelince… Her zaman yerel yönetim partisi olmakla övünen AKP, 29 Mart yerel seçimlerinde sonuca bildik hamlelerle kısa ve net mesajlarla gidiyor. “İktidardan olmayan belediyeye hizmet yok” sözünü söylemek, adaleti sağlamakla görevli bir bakana ne denli yakışır bilinmez, ama Adalet Bakanı açıkça bir Türkiye gerçeğine işaret ediyor. Tunceli’de Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla yapılan yardımlar tamamlandı. Diyarbakır’da ise seçim sonrası dağıtım hazırlığı yapılıyor. Muhalefetin başlıca kozu olan krizden, “Bu bizim krizimiz değil” söylemiyle nemalanmayı da başarıyor AKP. Tazminatı cebine koyup kredi kartı borçlarını sıfırlayan, işsizlik ödeneğiyle çorbasını kaynatan ve AKP’ye gidip iş bulma formunu dolduran işsiz de sövmüyor mu ABD’ye, kriz çıkardı diye. “Kriz bizim değilse niye işsiz kaldık” diyenler de var elbette. Seçim sonuçlarına göre, iktidarın yeni bir anayasa değişikliği hamlesine girişeceğinden ve Cumhuriyet değerlerinin yıpratılmaya çalışılacağından korkanlar da az değil. İşte bu çerçevede… Bursa seçmeni son 30 yılın en büyük sürprizini yapmayacak sandıkta belki, ancak 4-0’lık seçim geleneğinde 5 yıl önce başlayan değişimin devam edeceği görüşündeyim. Ne pahasına olursa olsun Büyükşehir’i bırakmayacak AKP, ancak şube müdürü yerine koyacağı ilçe belediye başkanı sayısı azalacak gibi. 1989’da Özal’ın üzerinden geçen tank kadar ağır olmayacak AKP’nin yükü. Ancak iktidara frene bas mesajı veren seçmenin yeni bir uzlaşma çağrısı yapması da olasılık dahilinde. Asıl sorun şu ki seçmenin verdiği mesajın Türkiye’yi erken genel seçime sürükleyecek kadar güçlü olması krizin biraz daha kök salmasına yol açarsa ne olacak?
Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|