|

Yaşamak için yemek ya da yemek için yaşamak. Önceliğimiz hangisi olursa olsun, toprakla bağımızın sürmesinin ana nedenidir bu. Ne şanslıyız ki, bereketin fışkırdığı bu topraklarda yetişmesine olanak olmayan hiçbir ürün yok. Fakat o canım ürünler nasıl ilaçlanıyor, hangi ilaçlar kullanılıyor, hangi ilacın ne kadar zararı var pek bilmiyoruz. Diyelim ki çiftçi bilinçsiz, ilaç satıcısı vicdansız, hükümetler vurdumduymaz. Ya biz tüketiciler? Hadi itiraf edelim, bugüne kadar hangi birimiz semt pazarı, manav veya marketten alışveriş yaparken, aldığımız ürünün nereden geldiğini, nasıl bir toprakta yetiştiğini, yetiştirilirken hangi ilacın kullanıldığını düşündük veya merak edip sorduk. En fazla merak edip sorduğumuz; Bursa şeftalisi mi, Amasya elması mı, Trabzon hurması mı, Diyarbakır karpuzu mu oluyor herhalde. Yıllarca irdelemedik, yediğimiz sebze meyve mi, zehir zıkkım mı, diye. Ta ki, elin adamı ilaç kalıntısı var diye kapısından çevirinceye kadar. Ne zaman ki Rusya ‘almam bu domatesi, pestisit var’ dedi, ne zaman ki Almanya Türkiye’ye sattığı tarım ilacı kendisine ithal meyve-sebze olarak döndüğünde ‘istemem bu gıdayı’ dedi, aklımız başımıza geldi. Fark ettik ki, tadına doyamadığımız pek çok gıda gerçekten zehir zıkkım. İstediğimiz kadar yıkayalım, değişen bir şey yok… Bunu ben söylemiyorum. Bizzat ziraat mühendisleri anlatıyor. ‘Mutfağınıza soktuğunuz ürünlerle ne tür kimyasal etkilerle karşı karşıya kaldığınızı bilseniz, yemeden-içmeden kesilirsiniz’ diyorlar. Bursa’da ve hatta tüm Türkiye’de özellikle son 20 yılda artan kanser vakalarını, yalnızca Çernobil’e, sanayi atıklarına bağlamak ne derece doğru olacak? Doğru dürüst tarım politikaları oluşturamadığımız, toprağı ve çiftçiyi kaderine terk ettiğimiz, eğitimi yalnızca okulda olur sandığımız için olmasın sakın. Binlerce ziraat mühendisinin işsiz gezdiği bir tarım ülkesinin yurttaşlarının yediği pestisitli ürünler yüzünden her gün yavaş yavaş ölmesi ne acı. Bunu fark etmemiz için ille de yabancının mı söylemesi gerekiyordu. Son 60 yıldır hükümet edenlerden geçtim de, ihracatçıya da zirai ilaç satıcılarına da aşk olsun. Canları yandıktan sonra ışığı içeri çevirip, bakın, diyorlar, bakın içeride yıllardır yedikleriniz de öyle… Bu durumda, ‘dışarıda satamadılar, içeride yediriyorlar’ diye çıkışların da bir anlamı yok. Ki zaten ihracatçının yemin billah anlattığına göre, ihraç ürünlerinde pestisit belirlenmesi halinde yurda geri sokulması gidişinden daha zor. Ee, bu zor süreçte de ürün bozuluyor ve içeride imha edilmekten başka şansı kalmıyor. Kamu adamları da bunu söylüyor. Sizi bilmem ama ben inanırım. Hatta imha edilmiyor da iç tüketime sunuluyor olsa bile, zaten yıllarca kontrolsüz bir şekilde bu gıdaları tüketmedik mi? Bundan sonra ne değişir ki: ha bir eksik, ha bir fazla… Çok mu kaderci oldu? Endişelenmeyin diyeceğim ama dilim varmıyor. Niye mi? Bakın şimdi reçeteli tarım ilacı satışı başladı, Bursa bu kapsamda pilot il seçildi. Uygulamanın ilk adımları atılıyor, insan sağlığını tehdit eden ilaçlar artık şeker satar gibi satılamayacak, deniliyor. Hatta konunun muhatapları bu ilaçların yurda izinsiz giremeyeceğini de söylüyor, Söylüyor söylemesine de hemen ardından ekliyorlar: ‘Kaçak girerse ona yapabileceğimiz bir şey yok. Uyuşturucu bile kaçak olarak gelebiliyor.’ Kısacası diyorlar ki, denetimlerde zafiyet doğabilir. En azından benim anladığım bu. Umarım reçeteli günlerde ilaç satışı vicdan ile cüzdan arasına sıkışıp kalmaz. Sonuçta bu uygulama da önemli bir adım. Zararın neresinden dönersek elbette ki kardır. Fakat göz göre göre en az iki nesli kaybetmiş olmanın vebali de bir o kadar ağırdır. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|