Yanık hanımeli
Pazartesi, 09 Şubat 2009 15:49

alt

Bursa basınında yolu Haber Gazetesi’nden geçmemiş az sayıda meslektaş vardır. Adeta bir okuldur. Birçok kişi fark etmese de, o okulun sıralarından geçmek çok şey katar insana. Herkes her işi yaptığı için geriye dönüp baktığınızda görürsünüz ki çok şey öğrenmişsiniz. Gidilecek daha çok yolunuz olsa da oradan aldıklarınız hiç bitmeyen bir ışık tutar size. O okulun sıralarından geçenlerden biriyim.
Onno Tunç’un uçağı Uludağ’da düşmeden bir gün önce mesleğe ilk adımımı attım Bursa Haber’de. Atatürk Caddesi’ndeydi yeri. Gazetelerin medyaya dönüştüğü, rakiplerin çoktan plazalara taşındığı, bilgisayarlara geçtiği o dönemde, o sıcacık mekanda, oturacak yer ve haber yazacak daktilo tartışması yapardık.
Sonra taşınma gündeme geldi. Mahşeri bir kalabalık Zeki Müren’in cenaze törenine tanıklık ederken, biz eşyalarımızı kolilere yerleştirmiş, Demirtaşpaşa Mahallesi’ndeki binaya gitmek için gün sayıyorduk.
Okul Sokak 4 numaradaki pırıl pırıl, geniş, ferah binaya giderken çok heyecanlıydık çoook. Eşyalarımızı büyük bir coşkuyla ve özenle yerleştirdik. Yer kavgası yok, daktilo sesi yok, bilgisayar klavyeleri tıkır tıkır işliyor. Ekonomi Servisi olarak yazı işlerinin en güzel köşesine konuşlanmış, alçak pencerelerden gelen gün ışığının keyfini çıkararak çalışıyorduk. Hala bir plaza değildik ama çok mutluyduk.

***

Muhabirlikle başladığım gazetede son olarak Yazı İşler Müdür Yardımcılığı görevini yürütüyordum. Kimler gelip kimler geçmiş, ne tartışmalar, ne kederler, ne heyecanlar, ne sevinçler yaşanmıştı. Gazetenin 60. yıl kutlamasından birkaç ay sonra Kent Gazetesi’nden aldığım teklifle ben de gidenler kervanına katıldım. Bu veda bağlarımızı koparmadı; aksine güçlendirdi. Çünkü tasada ve neşede kader birliği etmiş, özellikle son dönemde iyice kenetlenmiştik.
Gazetede bir süre sonra değişen yönetimlerle kurum içindeki kadın nüfusu erkek nüfusunu geçti. Bu yüzden ne zaman telefonla arasam veya ziyarete gitsem, ‘merhaba hanımeli gazetesi’ derdim. Bunu söylerken, burnuma hep hanımeli kokusu gelir, içimi neşe kaplardı. Hele ki son tadilatla bina gerçekten hanımeli gibi olmuştu.

***

Davos krizinden üç gün sonra tam da başka nedenlerle canım burnumdayken yangın haberini aldım. Haber Gazetesi’nden arkadaşlarımla aynı mekandaydık, yangını ve gece boyunca yaşadıklarını anlatıyorlardı. Artık ağlayacak mecalleri kalmamıştı. Karşımda sapasağlam duruyorlardı ama ben şoktaydım; ‘ya birine bir şey olmuşsa’ diye düşünüyordum hala. O gün gitmedim, hatıralarımda hep güzel kalsın, hanımeli kokusu hiç geçmesin istedim. Fakat dayanamadım, geçmişin sesleri beni çağırıyordu, ertesi gün soluğu orada aldım.
Daha binaya girerken, genzim yandı. Merdivenleri çıktıkça is kokusu daha kesif bir hal alıyordu. Bu benim tanıdığım, bildiğim hanımeli kokusu değildi.
Sevinçleri, hüzünleri, ölümleri, düğünleri paylaştığımız yazı işleri katı ve geçmişte yaşanmış ne varsa siyaha boyamıştı şimdi. İlk kez bir yangın enkazına tanıklık ediyordum. İskelete dönen sandalyeleri, eriyen bilgisayarları görünce ‘iyi ki’ dedim, ‘iyi ki arkadaşlarım yaşıyor.’
Ortalıkta yazı işlerinden eser yoktu. O şen kahkahalar, çalan telefonlar, haber uğruna yapılan tartışmaların gürültüleri, yerini siyah külden bir sessizliğe bırakmıştı. Alevler geçmişin izlerini hırsla silmiş, duvarlara sinen duygu sıcağını alıp götürmüş, buz gibi bir ceset bırakmıştı.
Yangından birkaç gün önce gülüşmeler içinde ayrıldığım, Hülya Saatçi, Cansel Oruç, Özge Yetişmişoğlu, Hayriye Turgut Teker, Seda Aydın, Ülker Karlı, Ebru Altay’ın beni neşe içinde uğurladığı binadan, o gün gözyaşları arasında uzaklaştım. Bir dönemin en önemli tanıklıkları küller arasında yitip gitmişti. Ciltli gazeteler, fotoğraflar, fihristler ve en önemlisi her santimetrekaresinde bir şeyler hatırlatan izler.
Yol boyunca hem ağladım, hem söylendim; hanımeli böyle yanık kokmaz ki…

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız