|

Bir gün içinde kriz sözünü kaç kez kullandığınızı, okuduğunuzu, duyduğunuzu saydınız mı? Ben de saymadım. Saymak için uğraşmanızı da tavsiye etmem. İçinden çıkamazsınız. Çünkü çıkılacak gibi değil. Hele ki bizler, mesleğimiz gereği birbirimizle konuşurken bile bu kavramı kullanmadan edemiyoruz. Bir sözcüğü çok kullandığınızda genel olarak anlamını yitirir. Ne hikmetse, kriz sözcüğü kullanıldıkça daha bir anlam kazanıyor, daha derinlerde bir şeyleri ifade ediyor ve uçsuz bucaksızlaşıyor. Fakat bu, Ankara’nın söylediği gibi yarattığı psikolojik etkiden kaynaklanmıyor. Çünkü işin ‘acaba mı?’ kısmını geçeli çok oldu. Somut sonuçlarını birebir yaşadığınız bir şeyi psikolojik sanmanız mümkün değildir. Hepsi aynı ölçüde etkilenmemiş olsa da, 47 milyon 844 bin 940 kişinin (son nüfus tespit verilerine göre çalışabilir yaş dediğimiz 15-64 yaş arasındaki kesim) tamamı birden halüsinasyon görüyor olamaz. Kimse oturduğu yerden ahkam kesmiyor. Veriler her şeyi çok net anlatıyor. Türkiye için sular henüz çekiliyor, kuma kimlerin çakıldığı daha net görülüyor. Halk çoktan kabullendi bunu, işçisinden işverenine, esnafından memuruna. Kabullenmekte geç kalan Ankara. İş Yemeği’nde bu hafta konuğumuz olan Sayın Hüsamettin Cindoruk ve Sayın Süheyl Batum ile de konuştuk bu konuyu. Cindoruk’un tespiti çok yerinde; seçim arifesinde krizin etkisini hissettirmemeye çalışarak kendi açılarından doğru olanı, ülkenin gerçekleri açısından bakıldığında ise yanlış yaptıklarını söylüyor. Ardından hemen ekliyor; “Kriz tahmin edildiği gibi ağırlaşırsa, o zaman düzeltme olanağı da bulamazlar. Seçime 15-20 gün kala bir akım gelir, bunları alır götürür.” Aslına bakarsanız sorun iyi olanı sahiplenme, kötü olanın suçunu başkasına atma cesaretsizliğinden kaynaklanıyor. Her fırsatta ne diyorlar; “Bu krizi biz yaratmadık ki. İlk kez ithal bir kriz yaşıyoruz.” Ne yapacağız o zaman? Biz yaratmadık diye bunca olumsuzluğu görmezden mi geleceğiz? Yakan top gibi elimizden çıkarınca kurtulamayız. Topun teğet geçmeyip böğrüne isabet ettiği oyuncu yerde kıvranırken, “Bu top bana da başkasından geldi” diyemeyiz. Nerede o meşhur ‘memleketin derdiyle dertlenme’ tavrı? Yaşananlar şaka değil. Bakın, Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca açıklıyor; ocak ayında yalnızca Bursa’da 8 bin 401 kişi işsiz kaldı. Krizin ilk dönemlerinde mavi yakalılarla başlayan işten çıkarmalar, beyaz yakalılara da sıçradı. Bursa’daki iki büyük otomotiv ana sanayi fabrikasından adı bizde saklı olan birinin (ki kısa çalışma ödeneği talebi kabul edildi) üretim geliştirme birimini kapattığı ve 80 mühendise çıkışını verdiği bilgisini edindik. Bu insanlar kolay yetişmiyor. Ciddi emek ve maliyetle yaratılıyor kalifiye işgücü. Üstelik kriz sona erdiğinde, şirketler için bu işgücünü yeniden temin etmek de oldukça büyük maliyet yaratacak. O halde ‘bu kriz bizim değil’ deme lüksümüz yok. Şimdi kısa çalışma ödeneğinin süresi ve miktarının artışını da içeren bir dizi yasal düzenlemenin bu hafta Meclis’ten geçmesi bekleniyor. İş dünyasına soruyoruz, ‘önlem paketine ilişkin görüşünüz nedir?’ diye. Öylesine canları yanıyor ki, başka ülkeler paket açıklarken, kendilerini öyle sahipsiz hissetmişler ki, içeriğini çok iyi bilmeseler de, ‘olsun da nasıl olursa olsun’ görüşündeler. ‘Yeter ki, hükümetin bir adım attığını görelim. Gerisi nasıl olsa gelir.’ Herkes inanmak istiyor; kendisini yönetenlerin kendisi için bir şeyler yaptığına, yanında olduğuna inanmak ve güvenmek. Doğrusunu söylemek gerekirse, o büyük hevesle beklenen önlem paketi kısa çalışma ödeneği hariç, özellikle çok kısa vadede pek de işe yarar sonuçlar getirecek gibi görünmüyor. Bir ayda 8 bin 401 işsiz. Çok önemli bir rakam bu ve sonuçlarını altı ay, bir yıl sonra alabileceğiniz önlemlerle önüne geçmeniz mümkün değil. Yakan top, en az attığınız hızla geri döner. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|