|

Modern ekonomilerin vazgeçilmez ödeme aracı kredi kartı, Türkiye’de özellikle de son yıllarda enflasyondan boşalan canavarlık tahtına oturdu. Gazetelerin üçüncü sayfaları, kredi kartı borcu yüzünden intihar eden insanların haberleriyle dolup taşıyor. Bunun suçlusunun bankalar mı kart sahipleri mi olduğu sorusu ise bir türlü yanıt bulamıyor. Çünkü yumurta-tavuk hesabı, hangisinin neden hangisinin sonuç olduğunu söylemek çok güç… Daha önce de yazdım. Elbette ki iki taraf da çeşitli nedenlerle suçlu. Kimi kart sahipleri gerçekten hesaplarını bilemedikleri için suçlu. Yalnızca bir ödeme aracı olarak icat edilen kredi kartlarının yüksek faizini göze alarak nakit çekmek amacıyla kullanımı bize özgü olsa gerek. Bunun, mini çamaşır makinasında ayran yapma yaratıcılığından (!) farkı yok. Ayrıca, bir değil birden çok kart edinerek, sürekli borcu borçla kapatmaya çalışmanın ve bunu yaparken de battıkça batmanın suçu yine kullanıcıda. İmzalanan kredi kartı sözleşmelerinde böyle tavsiyeler yok çünkü. Ancak gelir dağılımı adaletsizliğinin uçuruma döndüğü, mevcut gelir düzeylerinin yoksulluk ve sefaleti işaret ettiği bir ekonomide kart sahiplerinin, sadece iki örneğini verdiğim çılgınlıkları çok da keyifle yaptığını söylemek haksızlık olur. Gelelim dünya bankacılık tarihine ‘kredi kartına taksitle ödeme kolaylığı’ kavramını altın harflerle yazdıran Türk bankalarına… Eskiden geliri belirli bir limitin altında olanları tanımazlıktan geldiği halde, son yıllarda sokaklarda seyyar satıcılarla birlikte kaldırımları işgal ederek, yolda yürüyen herkesi potansiyel av olarak gören bankalara… Gözlerini zaman içinde öyle hırs bürüdü ki, ‘kimsiniz kimlerdensiniz, ay sonunu nasıl getirirsiniz, cüzdanınız kaç kredi kartını taşıyacak kadar bölmeye sahiptir’ sormadan şeker dağıtır gibi dağıttılar kartları. Şimdi de ‘kullanmasını bilseydiniz’ diye çıkışıyorlar velinimetlerine. Zaman zaman fıkralara konu olabilecek türden uygulamalara da imza atıyorlar. Bunlardan biri de, yakın zamanda yaşanıyor. Bir ilköğretim okulu öğretmeni kadın tüketici, 26 Nisan 2007 tarihinde Vivaldi adlı mağazadan Vakıfbank’a ait kredi kartı ile 14,50 liralık alışveriş yapar. Kartın hesap kesim tarihi geldiğinde bankaya ödemesini yapar ve hayatına devam eder. Aradan iki yıl geçtikten sonra 6 Haziran 2009 tarihinde Vakıfbank, öğretmenimize bir ekstre gönderir. Ekstrede, sözünü ettiğim alışverişe ilişkin borç tutarının 15 Haziran 2009 tarihine kadar ödenmesi gerektiği belirtilmektedir. Öğretmenimiz derhal bankaya itiraz dilekçesi yazar. Vakıfbank Genel Müdürlüğü Kredi Kartları Başkanlığı’nın 12 Haziran 2009 tarihli yanıt yazısında, söz konusu harcamanın, alışverişin yapıldığı işyeri (Vivaldi) tarafından bankaya geç transfer edildiği, bu nedenle 15 Haziran 2009 tarihli ekstrede yer aldığı belirtilir. Yazının ekinde de Nisan 2007 dönemine ilişkin harcama özeti gönderilir; siz yaptığınız alışverişlerle ekstrenizi karşılaştırmıyorsanız biz ne yapalım, der gibi. Bu ay da kredi kartı borcumu ödedim diye huzur içinde günlük koşturmacanıza devam ederken bir bakıyorsunuz ki, sizden habersiz kıyıda köşede kalmış borçlar ayağınıza takılıyor. Burada şükredilmesi gereken tek durum borcun üzerine faiz işlememiş olması. POS cihazında yapılan işlemler banka kayıtlarına otomatik olarak geçiyorken, bildirimin iki yıl sonra yapılmış olmasını aklım almıyor. Pes doğrusu! Aslında bana da pes doğrusu. İnsanların 10 yıl hapis yattıktan sonra yanlışlıkla mahkum edildiğinin farkına varıldığı, adli tıp kurumlarında; başı kesik bir genç kızın mezarında kemiklerini sızlatan skandallar serisine imza atıldığı, vergi kaçıranlar elini kolunu sallayarak dolaşırken; iki göz oda evinin vergisini ödemeyi unutanlara yüzlerce lira faizli borç yazılarının gönderildiği bir ülkede, iki yıl önce yapılmış bir alışverişin borcu bugün kullanıcıya bildirildi diye niye hala hayret ediyorum ki.
Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|