|

Seçim yorgunluğunu üzerimizden attık ülkecek. Başkanlar koltuklarına oturdu, günlük hayat kaldığı yerden devam etmeye başladı. Şimdi merakla beklenen Ankara’nın ekonomi için neler yapacağı, neleri görmezden geleceği. Görmezden gelinemeyecek en önemli konu kriz ve onunla birlikte hızlanan işsizlik. Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca, bahardan umutlu. Havaların ısınmasıyla hareketlenecek inşaat ve turizm sektörlerinin işsizlik verilerinde gerilemeye yol açabileceğini söylüyor. İçinde bulunduğumuz nisan ayıyla birlikte, kısa çalışma ödemelerinin tamamlanmış ve 121 bin işçinin tamamının parasını almış olmasının da buna etki edeceğini açıklıyor. 121 bin çok ciddi bir rakam. Bu açıdan bakınca Bursa’nın krizi ne ölçüde hissettiğini anlamak kolaylaşıyor. Sokaktaki insan ya da işadamı krizin bütçesinde ve geleceğe yönelik planlarında yarattığı tahribatı kuruşu kuruşuna biliyor aslında. Önemli olan Ankara’nın bunun farkına varmasını sağlamak. İş Yemeği’nde BUSİAD Otomotiv Komisyonu Başkanı ve aynı zamanda Coşkunöz Holding Temel Yetkinlik Koordinatörü Halil Akgül ile de konuştuk bunu. Her sohbette olduğu gibi Ankara’nın önlem almadaki gecikmişliğini yorumlarken, sanayicinin de bunda payı olup olmadığını sordum. Akgül’ün yanıtını İş Yemeği sayfamızda okuyabilirsiniz. Burada anlatmak istediğim böyle bir soruyu neden sorduğum. İlk etapta doğru bir soru değil gibi. Öyle ya elini taşın altında olabildiğince tutan insanlara hala ‘hiç mi suçunuz yok’ demek çok da mantıklı olmayabilir. Fakat burada vurgulamaya çalıştığım, başka bir şey. Sanayici basının desteğinden bu kriz döneminde yeterince yararlanamadı bana göre. Bir şirketin işçi çıkardığını duyuyorsunuz, üstelik bunu da o şirketten çıkarılan kişilerden öğreniyorsunuz. İşvereni arayıp, ‘durum nedir’ diye sorduğunuzda ‘yok öyle bir şey, aslanlar gibi yolumuza devam ediyoruz’ yanıtını alıyorsunuz. İyi de bunu söyleyen, 1 gün önce tazminatını ödeyerek evin yolunu gösterdiğiniz çalışanınız. Bu denli gizlemenin gerekçesi ise her yerde aynı; ticari itibarı korumak. Son derece haklı buluyorum bu gerekçeyi. Ancak, sürekli her şey yolunda mesajları verirken, bir anda kapınıza kilit vurduğunuzda ya da üretime ara verdiğinizde ticarette en önemli kural olan dürüstlüğünüzü zedelemiş olmayacak mısınız? Müşterileriniz, tedarikçileriniz veya çözüm ortaklarınıza şirketin durumu hakkında net bilgiler vermeniz ve ödeme takviminizi ortaya koymanız halinde, işlerin bugün olmasa bile birkaç ay sonra yoluna girebileceğini ve sizin de onları mağdur etmeyeceğinizi bilerek yol haritalarını çizerler. Hatta sizi sıkboğaz etmez, bütün alacaklılar akbaba gibi kapınıza üşüşmez. Oysa sürekli ‘bize bir şey olmaz’ mesajları verirken, son anda işin doğrusunu öğrenmelerine neden olursanız, kriz dönemi atlatılıp her şey yoluna girdiğinde, kaybettiğiniz yalnızca çalışanlarınız, müşterileriniz ve paranız olmaz. Çok daha önemli bir şeyi; size duyulan güveni ve dolayısıyla kredibilitenizi yitirirsiniz. Neticede para az ya da çok bir şekilde mutlaka kazanılır ama yitirilen güveni geri getirmek zordur. İşte bu bakış açısıyla eğer reel kesim sıkıntılarını basın ile net bir şekilde paylaşabilseydi, belki hükümet edenler, sorun teğet mi, paralel mi, dikdörtgen mi, daire mi, elips mi, çokgen mi daha çabuk kavrar ve ne önlem alacaksa bir an önce alırdı. Kamuoyu baskısı dediğiniz şey; iletişim araçları ile sağlanabilir. Eskiden dördüncü güç olan ama şimdi kaçıncı sıraya gerilediğini benim de bilemediğim basın-yayın kuruluşları bunu için vardır; yanlış olanı gösterip, doğrunun yapılması için sorumluların sorumluluk hissetmesini sağlamak… ‘Basına ne kadar güveneceğiz’ dediğinizi duyar gibiyim. Ve hemen çuvaldızı kendimize batırıp diyorum ki, ‘Çok da haksız sayılmazsınız.’ Fakat işini doğru yapan gerçek habercileri, A diyen haber kaynağının sözlerini manşetine Z olarak çıkarmayan gazeteleri diğerleri ile aynı kefeye koymamayı siz zaten bilirsiniz… Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|