| Kısa günün karı |
| Pazartesi, 12 Ekim 2009 12:37 | |||
![]() IMF-Dünya Bankası toplantıları kavga gürültü tamamlandı. Dünyadaki 7 milyar insanın mutluluğu ve refahı için ‘değişim’in ön plana çıktığı toplantıların İstanbul Kararları olarak adlandırılması; kararların öneminden çok, bu kentin son bir hafta içinde yaşadığı kaosa karşı bir gönül alma niteliği taşımaktan öteye gitmeyecek gibi görünüyor. Çünkü birkaç başlık altında toplanan kararlara baktığınızda, küresel düzeyde geçmişin günahlarını örtme çabası çıkıyor karşınıza. Sadece kur ve faiz politikaları ile bu işin yürütülemeyeceğinin, sosyal politikaların da dikkate alınması gerçeğini kabullenişin bir başka yorumu bu. Küresel krizle birlikte reçetelerinin işe yaramadığı anlaşılan IMF’nin görev tanımı değiştirilecek. Diğer bir ifadeyle, Fon işe kendi kapısının önün süpürmekle başlayacak. Esnek kredi olanağı daha çok sayıda ülkeye tanınacak. Küresel ekonomik kriz öncesinde yaşanan gıda krizi ile birlikte büyüyen uçurumun kapatılması ve denge sağlanması için kaçınılmaz bu. Ama ‘daha çok’ kavramının sayısal karşılığı bilinmiyor. Alınan bir başka karar ise gelişmekte olan ülke kotalarının iki katına çıkarılması ile ilgili. İyi de IMF daha 2008’de aldığı 54 ülkenin kotalarını artırma kararını uygulamaya koymamış, yenilerini nasıl ekleyecek? Türkiye de bu 54 ülke arasında yer alıyor, gelişmekte olan ülke konumuyla. Tabi İstanbul Kararları gereği kota genişlemesiyle, bu ülkelerin IMF’de etkinliği artacakmış. Her şeyin kağıt üstünde kaldığı, kapitalizmin ağa babası ülkelerin ol dediğinin olduğu, öl dediğininse öldüğü bir sistem içinde neyin etkinliğinden söz ediyoruz, güldürmeyin Allah aşkına. Alınan kararlar böyle. Gelelim işin Türkiye’yi ilgilendiren kısmına. 13 bin kişinin katıldığı bu toplantılar bize ne kazandırdı? 330 milyon lirası inşaat, 30-35 milyon lirası iç donanım olmak üzere 360-365 milyon lira harcanan bir kongre merkezi, turizm geliri bir haftada rekor düzeylere ulaşan bir İstanbul… Düşünün IMF’nin bu süre içinde yalnızca şehiriçi ulaşıma 20 milyon dolar harcadığı belirtiliyor. Bizim için kısa günün karı bu oldu. Tabi bir de şan, şöhret… Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın söylediğine göre, toplantılar Türkiye’nin küresel ekonominin kaptan köşkündeki yerini almasını sağlamış, uluslararası camia ekonomi politikamıza güveniyormuş. Ona bakarsanız, uluslararası camia canının istediği her ülkeye güveniyor. Yeter ki çıkarına uygun bir potansiyel görsün. Bir hafta boyunca, 190 protestocunun gözaltına alındığı, bin 600’ün üzerinde gazetecinin görev yaptığı, 500 bin şişe suyun dağıtıldığı, 10 bin kişinin çalıştığı İstanbul buluşmasıyla yatıp kalktık. Biz bu keşmekeşi seyre dalmışken bir şey daha oldu, birilerinin daha potansiyeli görüldü. Dünya barışına henüz hiçbir katkısı olmayan Barack Obama, daha iyi bir gelecek için dünyaya verdiği umut ve nükleer silahsızlanma adına sarf ettiği çabalar nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Ortadoğu’daki tek güç olma hayali hala sürerken, Afganistan’da asker sayısını artırırken, Irak’tan hala çekilmemişken, İran’ı nükleer silahsızlanmaya zorlarken bir yandan da Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurma girişiminden vazgeçmemişken, Guantanamo kampı hala açıkken, İsrail-Filistin sorununda çözümden yanaymış gibi görünüp hala kılını kıpırdatmamışken, neyin ödülü bu anlamak çok güç. Belli ki Nobel jürisi de bizim gibi doğmamış çocuğa çamaşır biçmeyi seviyor. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

