İtirafçıyı bağışlayalım mı?
Pazartesi, 24 Ağustos 2009 12:52

alt

Başlığa bakıp ‘açılım’la ilgili bir şeyler yazdığımı sananlar hayal kırıklığına uğrar. Çünkü bu yazı tamamen başka bir konuyla ilgilidir. Okumak istemeyen, şimdiden başka bir sayfaya geçebilir.
İnşaat sektörünün önde gelen gruplarından Ağaoğlu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu, Referans gazetesinden Ayten Güvenkaya’ya verdiği röportajda buyurmuş: Depremde ölen şanslıdır. Tüyleri diken diken eden bu açıklama röportajın başlığına da taşınmış.
İlgiyle okuyorum ve okudukça çılgına dönüyorum. Söz vermiştim kendime, deprem konusunda yazı yazmayacaktım; herkes yazıyor, konuşuyor da bir arpa boyu yol alamıyoruz, diye. Fakat bu yorumları okuyunca, yazmak benim için bir zorunluluk oldu, es geçemedim.
Ağaoğlu 70’li yıllarda İstanbul’un Anadolu yakasında inşa edilen yapıların önemli bölümünün inşaat malzemesini kendisinin sattığını anlatıyor ve ekliyor: “Kumları Marmara Denizi’nden, demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu.”
Şartları da hatırlatıyor sonra; 70’li yıllardı, sanayağ ve benzinin karneyle alındığı yıllar, diye. Üstelik teknoloji olmadığı için betonlar kürekle karıştırılırmış da, bunu yapanlar Doğulu olduğu için laf anlamaz, sağdan sola beş kez karıştırılması gereken betonu, bir kez karıştırıp bırakırlarmış. Sonra da diyor ki Ağaoğlu, “Kısaca kum kötü, malzeme kötü, işçilik kötü.”
Şimdi neresinden başlasam öfkelenmeye? Sondan başlayayım en iyisi. Kum, malzeme ve işçilik kötü ama müteahhitlik değil, malzeme satıcılığı değil.
Betonu sağdan sola beş kez çevirmeyi beceremeyen doğulu işçi suçlu, Marmara Denizi’nden çıkardığı Allah’ın kumunu inşaatçıya para karşılığı satan kuzeyli malzemeci suçsuz.
Sonra anlattıklarından anlıyoruz ki, yalnız malzeme satmamış, Bağdat Caddesi de dahil İstanbul’un Anadolu yakasında çok sayıda konut inşaatı yapmış. En lüks semtlerdeki süslü püslü yapıların çoğu sadece tuğla üstünde, iman kuvvetiyle duruyormuş. Şimdi de avazı çıktığı kadar bağırıyormuş ‘bu yapılar güvenli değil’ diye.
Niye o dönemde avazı çıktığı kadar bağırmamış, ‘Ey sektör ne yapıyoruz biz, beş kuruş fazla kazanacağız diye nasıl iman kuvvetiyle ayakta kalan yapılar yaparız? Benzini, yağı olmayan bir ülkenin çok katlı yapılar neyine?’ dememiş.
Para ve dolayısıyla güce sahipken bağırmak ve sesini duyurmak her zaman için kolaydır. Zor olan bu ikisi de yokken bağırmak ve sesini duyurabilmektir. Kumdan evler üzerine yazılmış bir başarı öyküsüne, o gün yapılan yanlışlara karşı durabilmiş, insanlığı paranın önünde tutabilmiş bir başarısızlık öyküsü daha kahramanca değil midir?
Veli Göçer 1999 depreminde binalar yıkıldığı için suçlu bulundu da ‘40 yıl önce kumdan binalar yaptık’ diyen Ağaoğlu, bu binalar henüz yıkılmadığı için suçsuz mu sayılmalı?
İlle de evimiz başımıza mı yıkılmalı, ille de ölmeli miyiz?
35-40 yıl öncesinin yanlışlarını itiraf etti diye, zararın neresinden dönersek kardır düşüncesiyle aferin mi demeliyiz, af mı etmeliyiz? Bunca zaman sonra gelen pişmanlığı ne yapalım. Kaldı ki ortada bir pişmanlık olduğunu da sanmıyorum. Olsa, ‘o yıllarda herkes böyle çalışıyordu’ savunması çıkmazdı ağzından.
Bu nasıl bir vicdandır ki, para kazanıncaya kadar uğramaz da insanın yanına, işler rayına oturunca birden dile getirir. En çok neyi merak ediyorum biliyor musunuz: 40 yıl sonra bugünleri nasıl anlatacak Ağaoğlu? Yine ‘o zamanın şartları öyleydi’ mi diyecek?

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız