Enflasyondan deflasyona
Pazartesi, 05 Ocak 2009 15:36

alt

Türkiye yıllarca yüksek enflasyondan çok çekti. Bu üreten ihracat yapan kesim için aslında para kazanmak demekti. Sadece çalışan kesim için zor bir süreçti. Çünkü kazanılan her kuruş anında pula dönüyordu.
Enflasyonla mücadele programı ile rakam önemli düzeylere geriledi. Fakat gelinen nokta yine iç açıcı değil. Aralık ayında üretici fiyatlarında gerçekleşen yüzde 3,54 düzeyindeki gerileme üretimin dibe vurduğunun göstergesi. Reel kesim üretemiyor…
İhracat da aralık ayında yüzde 25 düzeyinde geriledi. 127,5 milyar dolarlık ihracata karşılık 201,4 milyar dolarlık ithalat ve 73,9 milyar dolarlık dış ticaret açığı…
Yazıyı rakamlara boğmanın bir mantığı yok. Çünkü her şey ortada. Dış piyasada satış yok, iç piyasada satış yok, dolayısıyla üretim yok. İşsizlik çığ gibi tırmanıyor. Küresel krizle birlikte ekonomide ibre enflasyondan deflasyona doğru döndü.
Bu kritik bir durum, enflasyondan çok daha tehlikeli. Çünkü beraberinde işsizlik getirdiği için devamında sosyal riskler taşır. Her defasında yeniden yazıyoruz. Bursa’da bir yılda 50 bini aşan işsiz sayısının sosyal sorunları da beraberinde getirmesi kaçınılmaz. Elbette ki istenen bu değil ama olanaksız da değil…
Örneğin son gelen bilgiler Döktaş’ta 425 kişinin işine son verildiği, adı bizde saklı köklü bir yan sanayi firmasından işçi çıkışlarının yaşandığı yönünde. Bu işçiler işsizlik ödenekleri tükendiğinde ne yapacak? Hangi kapıyı çalacak?
Deflasyondan kaçış için önerilen iç talebin canlandırılması. Fakat, bu sayımızda İş Yemeği’nde konuğumuz olan Ömer Faruk Korun’un söylediği gibi “İşini kaybetmiş, ekmek alırken bile düşünen insanlardan tüketime yönelmesini ve talebi canlandırmasını nasıl bekleyebilirsiniz?”
Katılmamak mümkün değil… Peki, talep (tüketim) nasıl artacak? Yapılabilecek iki acil iş var. Birincisi, cebinde parası olan hala işini kaybetmemiş insanların geleceğe ilişkin kaygılarını ortadan kaldırmalı. Diğer bir ifadeyle güven ortamı yaratılmalı. İnsanlar bilmeli ki, iki ay sonra işsiz kalmayacak, az ya da çok sürekli bir geliri olacak, reel sektör stoklarını eritecek böylece çarklar yeniden dönecek, fabrika bacaları tütecek. Bunu sağlayacak olan hükümet edenlerdir. Çıkıp diyecekler ki, ‘Şu şu önlemleri aldık, içiniz rahat uyuyun, gemi rotasındadır.’ Ve herkes rahat uyuyacak.
İkincisi, reel sektör için bir an önce kaynak yaratılarak, duran çarkların harekete geçirilmesi, işgücü talebinin yükseltilmesi, işsizliğin önüne geçilmesidir. Bunu yapacak olanlar da hükümet edenlerdir.
Bu her iki acil işin de çözüm anahtarının kimde olduğu bilindiğine göre; ülkenin doktorluğuna soyunanların, bir an önce reçeteyi de yazması gerekir. Hem ‘doktor’ olduğunuzu söyleyeceksiniz hem de ‘bugün canım reçete yazmak istemiyor, başka gün gel’ diyeceksiniz. Ettiğiniz Hipokrat yeminine uymaz. Siyasinin Hipokrat yemini de Meclis çatısı altında ettiği ve içinde ‘toplumun huzur ve refahı’ ibaresinin yer aldığı yemindir. Hatırlanırsa…

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız