Sürprizlerin kenti Kastamonu-2
Pazartesi, 14 Haziran 2010 12:36

Zamanda yolculuk
Dilek GÖRAL

Sahilde şarkılarla sonlanan güzel bir gecenin ardından, yorgunluğumuzu biraz olsun atmış olarak uyanıyoruz yeni güne. Deniz kıyısındaki kahvaltıdan sonra Çatalzeytin’in 5 kilometre batısındaki ilk kuruluş yeri olan Ginolu’ya gidiyoruz.

SİSLERİN ALTINDAKİ CENNET: GİNOLU
Hava puslu. Suni surlarla tamamlanmış Ginolu Kalesi’ne çıkıyoruz. Restorasyonu ödeneksizlik nedeniyle tamamlanamayan Kale’nin bu harap haline karşın, hemen aşağısındaki Ginolu Koyu, cennetten bir parça olsa gerek.
Sis kaplı dağların altında gizli bu koyda sayısız da mağara bulunuyor. Aşağı inip, bir kısmı doldurulmuş, küçük balıkçı limanından tekneyle koylara doğru açılıyoruz. Doğa fotoğrafçılarının mutlaka görmesi gereken Ginolu’nun bir özelliği de limanın yaklaşık 10-15 mil açığında olduğu söylenen batık kent. İki kilometrelik alanı kaplayan 103 metre derinlikteki batığın gün yüzüne çıkarılması için çalışma başlatılmış. Antik kentin ortaya çıkarılması, nüfusunun yüzde 99’unu göçle kaybeden Çatalzeytin’in belki de kaderini değiştirecek.
Büyülenmiş bir halde kıvrımlı yoldan Ginolu’ya veda ederken, yeni bir sürprizle karşılaşıyoruz. Az önce üstümüzde dolaşan sis bulutlarını yukarıdan görüyoruz şimdi; iki yamacın arasında pamuk bir yorgan gibi koyu saran sis bulutlarını. Hemen iniyoruz minibüsten; fotoğraf çekmeliyiz... İşte diyorum, işte Karadeniz yüzünü göstermeye başladı…

LİMASOLLU’NUN KEŞFETTİĞİ TURİZM BELDESİ: ABANA
Daha nasıl sürprizlerle karşılaşacağız diye kıyı şeridinden Abana’ya doğru yol alıyoruz. Ginolu benzeri sislerin altında gizli bir yer beklerken, yine şaşırıyorum. Sol tarafımızda heybetli Küre dağlarının yamaçlarındaki ahşap evler de olmasa kendimi güneyde bir tatil yöresi sanacağım. Mektupla İngilizce eğitiminin öncüsü Naci Limasollu’nun 1956’da ilçede yaz okulları ile başlattığı ilk turizm hamlesi, bugünlerin altyapısını hazırlamış. Şimdilerde sahil boyunca sıralanmış 160 bungalov ev, içerilere doğru bir o kadar da pansiyonla özellikle 4 saat uzaklıktaki Ankaralıların en çok tercih ettiği tatil beldesi haline gelmiş.
İlçede görülmesi gereken bir yer de Hacıveli kayalığındaki Hacıveli Konağı. Burası aslında 1935’te kurulmuş bir okul. Abana’yı tepeden gören konak, zaman içinde restorana çevrilmiş. Ancak, üst kattaki iki sınıftan birinde kara tahta ve sofada Atatürk portresi ile okulun adının yazılı olduğu tabela hala duruyor.

ÇEVRECİ BOZKURT
Abana’dan sonraki durağımız Bozkurt. Artık içlere doğru ilerlediğimiz için, beklentimiz çok yüksek değil. Fakat bu kez de, 26 yıllık Belediye Başkanı Engin Canbaz’ın çabaları ile ortaya çıkan güzelliklerle karşılaşıyoruz. Avrupa Konseyi Çevre Komisyonu’ndan da iki kez ödül alan, alışverişlerde siyah poşet kullanımının 20 yıl önce yasaklandığı, kahvelerde plastik bardakaltının olmadığı, elektrik direklerinde izmarit kutuları, binaların duvarlarında resimler bulunan bu temiz ilçede, bir doğa parkı, bir de genişçe meydanı bulunan Türk Dünyası Parkı yer alıyor. Meydanın dört köşesinde dört kabartma anıt: Orhun kitabesinin birebir örneği, İstanbul’un fethi, Kurtuluş Savaşı, Avrupa Birliği tasvirleri...
Vakit öğleden sonrayı gösterirken Bozkurt’a veda ediyoruz. Beldeğirmeni’nde İnkaya’ya kardeş olduğu söylenen 700 yıllık dev çınar ağacının önünden geçip eski adı Evrenye ile daha çok tanınan Gemiciler köyüne uğruyoruz. Ünlü armatörler çıkaran köyün görülmeye değer doğasını fotoğraflayıp, günün son durağı İnebolu’ya hareket ediyoruz.

YİĞİT İNEBOLU SİZİNLE GÜZEL
Uzaktan, önce yapımı 125 yıl süren limanı görünüyor. O liman ki, Kurtuluş Mücadelesi’nin en önemli noktalarından biri. Sonra alışılagelmiş ‘hoşgeldiniz’in çok ötesine geçen, insanın önemini vurgulayan o karşılama tabelasını görüyoruz: Yiğit İnebolu sizinle güzel…
İşte o an gerçekten her şeyiyle farklı bir yere geldiğimizi anlıyoruz. İnebolu Kurtuluş Savaşı’nda üstlendiği lojistik merkezi misyonunu halkının fedakarlıkları ile yerine getirmişti. Geçmişini unutmayan ilçede hala insan her şeyin önündeydi. Önündeydi ki, İnebolu sizinle güzel oluyordu.
İlk gittiğimiz yer, Atatürk’ün 1925’te Kıyafet ve Şapka Devrimi’ni başlattığı Türk Ocağı oluyor. Haftalık Yeni İnebolu gazetesinin sahibi Kadir Yıldırım ile muhabiri Celal Bekiroğlu eşliğinde Türk Ocağı’nda şapka devrimiyle ilgili brifing alıyor, 1921’de Yahyapaşa Camisi önünde düştüğü halde patlamayarak cemaate manevi güç veren top mermisini, İnebolu Mavnacılar Loncası’na verilen İstiklal Madalyası’nı görüyoruz. Tabi madalya ve beratın aslı kasada saklı, çerçevelenmiş fotoğrafları ile yetiniyoruz.
Türk Ocağı’nı gezerken de, binanın önünde Yarbaşı’ndan Karadeniz’i, tarihi Karadeniz İlkokulu’nun bahçesinden İstiklal Yolu’nu seyrederken de ürperiyorum. Günün kızıla döndüğü saatlerde dikkatle baktığım Yol’dan cephane yüklü kağnılarla geçenlerin yurt ve bağımsızlık aşkının yüceliğini düşünüyorum.
Bu şimdi bize aziz bir hatıra gibi gelse de, insanlık tarihine yazılmış aziz bir ders aslında. Bu duygularla gezi ekibine karışıyorum, yeniden çatıları sert rüzgara karşı marla taşıyla kaplı, üç katlı, aşı boyalı ahşap konakların sıralandığı İnebolu sokaklarına vuruyoruz kendimizi…
Gün biterken yemek yiyeceğimiz Yakamoz Restoran’dan önce, konaklayacağımız Yakamoz Apart Otele ulaşıyoruz. Tarihi tepelerinden deniz kıyısına indiğimizde bu kez turistik İnebolu gösteriyor yüzünü. Güneş serinlemek için sakin denize dalarken, Ege’de olduğuma yemin edebilirdim.

ECEVİT ÇORBASI İLE KAHVALTI
Gezinin son günü Ecevit Köyü’ndeki Ecevit Hanı’nda Ecevit Çorbası’yla yapılan kahvaltıyla başlıyor. Sıcak çorbamızı içerken, İstiklal Yolu’ndan geçip, hüzünle veda ettiğimiz İnebolu’nun hayalini yaşıyoruz hala. Çünkü, mücadele yıllarında kağnılarla cephane taşıyan kahramanlar da bu handa konaklarmış. Bu çorbadan içmişlerdi muhtemelen; ama yürekleri kurtuluş için çarparak… Ve biz bugün bu sofrada onların sayesinde böyle huzurlu oturuyorduk…
Duvarlarında ailesinin soyadını bu yöreden aldığı CHP’nin unutulmaz lideri Bülent Ecevit’in fotoğraflarının olduğu handan Azdavay’a gitmek üzere ayrılıyoruz.

DÜNYANIN 4. BÜYÜK KANYONU BURADA
İç kesimde küçük bir yerleşim yeri olan Azdavay’ı özel yapan doğası ve kanyonları. Dünyanın dördüncü büyük kanyonu Valla ile ünlü Çatak Kanyonlarına zamanımız yetmeyeceği için gidemiyor, onun yerine 100 yıllık olduğu anlatılan ve Türkiye’nin ilk asma köprüsü olduğu iddia edilen iki mahalle arasındaki ulaşımı sağlamak amacıyla Devrekani Çayı üzerinde yapılmış Aşıklar Köprüsü ile yetiniyoruz.

DADAY’DA DAVUL-ZURNALI YEMEK
Saatler hızla ilerliyor. Artık vardığımız her durak bizim için dönüş yolunda soluklanma gibi. Bu telaşla ulaştığımız Daday’da Belediye Başkanı Hasan Fehmi Taş karşılıyor bizi. Ayaküstü sohbetten sonra sokaklarında hüznün gezdiği Daday’ın ünlü etli ekmeğini yemek üzere Alişler Restoran’a gidiyoruz. O sırada düğün hazırlığı yapan davulcular dikkatimizi çekiyor. Bize özel gösteri yapıyorlar. Fakat bu gösteri bile hüznü örtmüyor.
Daday’daki son durağımız Kasaba Köyü’ndeki Mahmut Bey Camii. Dışarıdan bakınca dört köşeli taş yapının üstüne kondurulmuş ahşap bir minareden ibaret olan camiyi özel kılan iç mimarisi. 1366 yılında yapılan caminin içindeki ahşapta hiç çivi kullanılmadan tamamen bindirme tekniği uygulanmış. Daha önce televizyonda izlediğim bu müthiş esere bir kez daha şaşkınlık içinde bakıyorum. Dışarıda grup telaşlı! Çünkü dönüş yolundayız artık ve herkes Safranbolu’yu gün batımından önce görmek istiyor.

EVLERİ, LOKUMU VE SAFRANI İLE ÜNLÜ İLÇE
Hızla uzaklaşıyoruz Kasaba Köyü’nden ve sonunda muradımıza eriyoruz. Akşamüzeri Safranbolu’dayız. Ünlü evleri, arnavutkaldırımı daracık sokakları, sokaklarda sıralı dükkanların tezgahlarında ev maketleri, el yapımı ahşaplar, yöreye özgü giysiler… Dükkanların önünde ilginç insan portreleri; kovboy şapkalısı da var, yöresel giysilisi de… Adım başı lokumcular ki, haksızlık olmasın diye adını vermeyeceğim ama yolunuz düşerse; kapısının önünde lokum ikramı yapmayan tek dükkandan alışveriş yapmanızı öneririm.

GERİYE KALAN…
Meydanda araçların uzun süre park etmesine izin vermeyen trafik polisinin düdük sesleri arasında aracımıza binip veda ediyoruz Safranbolu’ya. Şimdi akşam güneşini ardına alan Karabük Demir-Çelik Fabrikası bir siluet gibi geçiyor yanımızdan. Ve artık görecek bir şey kalmadığını bilerek, evine dönen yolcu pozisyonu alıyoruz koltuklarımızda…
Yoğun ve hızlı geçen üç günün ardından söyleyebilirim ki, gerçekten sürprizlerle dolu Kastamonu’da söylenceler, Abana’da mayo-bikini, İnebolu’da aşk (vatan, doğa, insan…), Bozkurt’ta temizlik, Daday’da hüzün, Azdavay’da doğa, Çatalzeytin’de huzur, Ginolu’da cennet geliyor akla.
Harika doğasına ve tarihine karşın, konaklanacak yer sayısının sınırlı olması ve mevcutlarda da işletmeciliğin yetersizliği, yüzünü turizme çevirmiş bu tarihi kentin önünde aşılması gereken en önemli sorun olarak duruyor. Yine de bilinen yorumların dışında bir Kastamonu görmek için mutlaka gitmenizi öneririm.
Bir ay öncesinde Esat’ın programla ilgili iletisine verdiğim yazılı yanıtta, “Bu yorgunluğa değdi diyeceğime inanıyorum” demiştim. Yanılmadığımı gördüm…
-BİTTİ-