| Hüseyin Üzmez olayı |
| Perşembe, 13 Kasım 2008 14:27 | |
|
Ü lkemizin tartışma gündeminin en önemli ve başta gelen maddesi son yıllarda “hukuk” oldu.Aslında “demokratik bir hukuk devleti” için hukukun konuşulması, tartışılması yeni fikirlerle toplumsal gelişimin üst yapısının hazırlanması anlamında sağlıklı ve doğru sonuçlar doğuracağı halde, ne yazık ki ülkemizdeki hukuk tartışmaları için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Evlerde, işyerlerinde, sokakta, dolmuşta, kahvede hukuk konuşuluyor ama bilen, bilmeyen herkesin bir görüş ifade ettiği ortamda, ortaya çıkan sadece bilgi kirliliği ve bunun üzerine konulan yanlı hükümlerle, zaten az bilinen hukuk düzeninin iyice gölgelenmesi oluyor. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, bir ülkenin hukuk düzeni dediğimizde, yürürlükteki tüm yasalar ve yazılı düzenlemelerle mahkeme kararları ile ortaya çıkan içtihatlar ve uluslararası sözleşmelerin hükümleri anlaşılır. Yasaların, yasa koyucu tarafından çıkartılmasında göz önünde tutulacak, hatta hiç ihmal edilmemesi gereken, çok önemli hususlar vardır. Toplumsal kesimlerin katılımı, sadece günün ihtiyaçlarına cevap vermekle yetinmeyip toplumsal gelişime göre geleceğe de hitap edebilmesi, açık net bir ifade, etkili bir caydırıcılık, toplumsal uzlaşma, hukukun evrensel ilkelerine uygunluk, diğer yasalarla ve kendi içinde çelişmemek, genellik ve eşitlik gibi birçok faktörün yer aldığı bir süreç ve mantıkla yasalar hazırlanmalıdır. Oysa, ülkemizde yasa koyucunun, yasaların hazırlanması ve çıkartılmasında bu unsurların bir çoğuna uygun hareket etmediğini görüyoruz. TBMM’de elde edilen sayısal çoğunluk, yasa çıkartmanın tek ve yeter koşulu sayılabiliyor. Ve her yasama döneminde bu yaklaşım pek fazla değişmiyor. Ancak, son Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu değişikliklerinde nispeten toplumsal katılımın sağlanmış olduğunu söylemek gerekir. Buna rağmen her iki temel yasa da, halen pek çok eksik, yanlış ve yetersizlikler taşımaktadır. Hüseyin Üzmez davasında yaşananlar, büyük oranda yasal düzenlemenin yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun çocukların cinsel istismarını düzenleyen 103. maddesine göre; 15 yaşını tamamlamamış veya tamamladığı halde fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya 15-18 yaş arası çocuklara karşı zor, tehdit veya hile gibi iradeyi etkileyen nedenlerle gerçekleştirilen cinsel istismar, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar, tecavüz şeklinde gerçekleşmişse hapis cezası 8 yıldan 15 yıla kadardır. Taciz ve tecavüzde belirlenen bu cezaların artırıldığı durumlar, kanunda ayrıca sayılmıştır. Cezanın artırımı nedenlerinden birisi de suçun sonucunda mağdurun (çocuğun) beden veya ruh sağlığının bozulması halidir. Yasa, bu durumda faile verilecek cezanın on beş yıldan az olamayacağı hükmünü getirmektedir. Hüseyin Üzmez davasında, yasanın bu hükmü doğrultusunda, verilecek cezanın alt sınırının belirlenebilmesi amacıyla, mahkemenin, mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığının tespitini istemesi zorunludur. Bu itibarla mahkemenin bu konuda bilirkişi görüşünü istemesinde herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Sorun, öncelikle yasanın bu hükmündedir. Çocuk veya yetişkin, herhangi bir cinsel saldırıya maruz kalan bir kimsenin bedensel sağlığının bozulmadığı durumlar olabilir, ama ruh sağlığının bozulmaması mümkün değildir. Bu nedenle, her durumda ruhsal sağlığın bozulduğu kabul edilerek ceza tayin edilmesi gerekir. Bedensel sağlığın bozulması ise ayrı bir artırım nedeni olarak düzenlenmeliydi. Ayrıca, Medeni Kanun düzenlemesine göre, kişiler ancak 18 yaşından sonra yetişkin sayıldıkları halde, Ceza Kanunu’na göre 15 yaş altı ve 15-18 arası gibi farklı düzenlemelere tabi tutulması da bir başka yanlışlıktır. Yasanın düzenlemesindeki bu aksaklıklar dışında Adli Tıp Kurumu’nun bu davayla ilgili raporu ise başlı başına bir skandal niteliği taşımaktadır. Zeka yaşı 9 olarak tespit edilen, 14 yaşındaki bir çocuğun ruh sağlığının bozulmadığı şeklindeki bir raporun bilimselliği ve gerçekliğini iddia etmenin inandırıcı olabilmesi mümkün değildir. Çocukların cinsel istismarı, kamu vicdanını en çok rahatsız eden suç türüdür. Her zaman kamuda oluşan görüş ile o konudaki hukuki ve maddi gerçeklik uyum göstermeyebilir. Ama yasa, tutuklama nedenleri gibi bazı durumlarda, kamu vicdanını kriter olarak kabul etmektedir. Böyle bir suçu işlediğine dair kendi ikrarı dahil pek çok kuvvetli şüphe (henüz mahkum olmadığı için) bulunan ve cezanın alt sınırını karşılayacak kadar dahi tutuklu kalmayan sanığın, mağdurun fiziksel ve akıl yaşı göz önünde tutulmaksızın tahliyesine karar verilmesi kamuoyunda haklı bir tepkiye neden oldu. Görülmekte olan bir davada, mahkemeyi baskı altında bırakabilecek, karara etki edebilecek görüş belirtilmesi yanlıştır. Ancak kişiye özel yasalar ve kişiye özel kararlar ise halkın adalete olan güvenini ciddi biçimde zedelemektedir. Bir toplum için en büyük tehditlerden birisi yasalar önünde eşitlik ilkesine şüphe duyulması, adaletsizlikle karşılaşabilme endişesi ve adalet kurumuna güvensizliktir. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

