Gözler derecelendirme kurumlarında!
Pazartesi, 07 Haziran 2010 14:15


Fitch, Moody’s ve Standart & Poors, ya da kısa adıyla S&P…
Bu kurumlar, her ne kadar güvenilirlikleri tartışılsa da, ülke ekonomilerine ve şirketlere verdikleri notlarla, dünya da belirleyici konumdadırlar.
Bunların verdikleri “kredibilite notları”, uluslararası yatırımcıların ve fonların tercihlerinde, oldukça etkilidir.
Bilindiği gibi dünyada “Yatırım Yapılabilir Seviye” kabul edilen not;
“BBB” seviyesidir.
Küresel kriz ve sonrasında AB bölgesinde yaşanan sıkıntılarla birlikte, dünyanın büyük ekonomileri adeta yerle bir olurken,
Türkiye; başta bankacılık sektörü olmak üzere, bu çöküntüye ciddi bir direnç göstermiştir.
AB bölgesi ülkeleri eksi büyümeler yaşarken,
Türk ekonomisi; üretim ve istihdam olmamasına rağmen büyümede artı bakiye (!) vermiştir.
Bunların sebepleri, ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar geniştir. İleride ayrıca değiniriz.
Şimdi öncelikle ülkemizin şu kredi notlarına bir bakalım;
S & P; B vermiş,
Moody’s; B vermiş ve
Fitch; BB notu vermiş.
Yani, yatırım yapılabilir seviyeye ulaşabilmemiz için,
Fitch’e göre bir, Moody’s ve S&P’ye göre de, ikişer kademelik not artışlarına ihtiyacımız var.
Ayrıca bu notların, en az iki derecelendirme kuruluşu tarafından teyit edilmesi ve üzerinden en az beş ay geçmesi gerekmektedir.
Dünya ekonomileri böyle ciddi ve büyük ekonomik olumsuzluklarla uğraşırken, aslında her üç derecelendirme kuruluşu da, Türkiye’nin notunu artırabilmek için bir bahane aramaktaydılar.
Peki, neydi o bahane?
Herkesin bildiği gibi “Mali Kural” ve bir an önce yasalaşarak yürürlüğe girmesi…
Ancak iç siyasi gelişmelerle savsaklanan bu tasarının kanunlaşması, maalesef gecik-tiril-miştir.
Başta, AB bölgesi krizinin sembolü haline gelen Yunanistan olmak üzere, birçok Avrupa ülkesi, dışarıdan aldıkları yardımlarla, adeta bitkisel hayat yaşarken, suni teneffüsle ayakta durmaya çalışırken,
Biz; Avrupa’ya karşı elimiz güçlenmesine rağmen, kısır iç çekişmelerle bu süreci geciktirdik.
Yok, Ergenekon dedik, anayasa değişikliği dedik, demokratikleşme dedik,
Yok, Baykal’ın kaseti dedik, CHP Genel Başkanı seçimleri dedik,
Gerçek gündemi hep erteledik.
Umarım ki; bu gecikmenin ekonomik faturası, ağır olmasın.
                             ***
ABD ve AB bölgesinde yaşanan bu çalkantılardan sonra ve bunlardan dersler çıkararak, yeni stratejiler belirlememizde sayısız faydalar vardır.
Dünya ekonomik konjonktürünü ve yatırım fırsatlarını çok iyi takip ederek, gelişmelere göre esnek politikalar uygulayabiliriz.
Ekonomiyi yöneten profesyonellere ve bürokratlara, çok fazla müdahale etmeden, üzerlerinde siyasi bir baskı oluşturmadan (!), onların aldıkları kararların arkasında durabilmeliyiz.
Ekonomiyi ve halkın taleplerini, daima iç siyasetin ve yapay gündemlerin önünde tutabilmeliyiz.
Çok uluslu sermaye şirketlerine ve globalleşmeye karşı çıkmadan,
Türk ekonomisine ve Türkiye’ye Türk gibi bakabilirsek, ülkemize ve milletimize zarar verebilecek, gerek ekonomik ve gerekse siyasi birçok olumsuz gelişmeden korunabiliriz, diye düşünüyorum.
Çünkü her ne kadar yararları ve getirileri tartışılsa da,
Globalizm ve küreselleşme şu anda piyasaların en somut gerçeğidir.

BİR ÖYLE, BİR BÖYLE...
Son birkaç haftadır, dış gelişmelere de bağlı kalarak, hep döviz ve altın piyasalarıyla ilgili yazdık.
Bunların içinde altın, istikrarını hala korurken, dolar ve avro ise sürekli birbiriyle yarışır pozisyondaydı.
Halen de öyle…
Bir gelişmeye göre, doların tahtına avro oturuyor, ardından yapılan bir başka açıklamayla, dolar yeniden, uluslararası para birimi olarak etkinliğini sürdürüyordu.
Çin açıklama yapıyor,
Bir bakıyorsunuz dolar düşüyor, avro çıkıyor.
AB bölgesinden bir haber geliyor,
Bu sefer de avro düşüp dolar çıkıyor.
Ne hikmetse açıklamalar da hep ardı ardına denk geliyor.
Hemen akabinde; ABD, Hindistan, Rusya…
Açıklama üstüne açıklama,
Bu arada, uluslararası spekülatörlerin ve fonların müthiş bir güç savaşı var.
Kısaca döviz ve finans piyasaları toz duman…
Ve ne yazık ki;
Sonuçta zarar eden hep küçük yatırımcılar ve dövizle çalışan şirketler oluyor.
Son olarak, konuyla ilgili “taze” bir açıklama da İran’dan geldi.
Dolar ve altın almak için döviz rezervlerinden, yaklaşık 45 milyar avro satacağını açıklayan İran, piyasaların ezberini bir kez daha bozmuştur.
Bu satışın üç aşamalı olacağı ve ilk aşamasının başladığı ifade edilen açıklama da, ayrıca Körfez Ülkelerinin de döviz rezervlerindeki avuro miktarını azaltacakları bilgisine de yer veriliyor.
Şimdiye kadarki tüm verileri ve açıklamaları üst üste koyarsak çıkan sonuç şudur;
Önümüzdeki süreçte, dünyada avroya talep azalma eğilimindedir, asıl ve reel talep ise altın ve dolara olacaktır.

Ali Osman Memiş'in Tüm Yazıları İçin Tıklayınız