| Çıkış stratejileri |
| Pazartesi, 19 Nisan 2010 13:02 | |||
![]() Geçen haftaki yazımızda değinmeye çalışmıştık. Bu hafta devam edelim. Tüm dünyada, kriz dönemlerinde uygulanan ekstra likidite tedbirleri, artık yerini yavaş yavaş çıkış stratejilerine bırakmaya başladı. Bu yüzden de gözler Merkez Bankalarına çevrildi. Ekonomik aktivitelerin toparlanmaya dönüştüğü, enflasyon dinamiklerinin yeniden gündeme gelmeye başladığı bir ortamda, para politikalarında; Yumuşak bir şekilde ve kademeli olarak sıkılaştırma hazırlıkları piyasalarda gözlemleniyor. Bu durumu, TCMB’nin geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalardan rahatça görebiliriz. Ayrıca olması gereken ve piyasaların beklentisi de budur. Her ne kadar, TCMB’nin para politikası şu anda yeterli sıkılıkta olmasa da çıkışın ileriki aşamalarında ve enflasyonun seyrine göre, öngörülenden daha hızlı bir sıkılaştırma beklenmelidir. Sıkılaştırma ile ilgili tüm tedbirlerin kademeli olarak alınması ve gemiyi batırmamak için dikkatli biçimde uygulanması gerekir. TCMB’ nin uygulayacağı çıkış politikaları, özellikle krediler için kademelendirilmeli ve tahvil piyasası üzerinde oluşturması muhtemel baskılara, son derece dikkat edilmelidir. Bu tedbirlerin; konjonktürel faktörler nedeniyle hali hazırdaki güçlü TL’nin, güçlenme trendini frenleyebileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Merkez Bankası tarafından yapılan açıklamada, ilk aşamada; “Bir hafta vadeli repo faiz oranının, yeni politika oranı olacağı” net biçimde belirtiliyor. Bu yüzden, TCMB; sisteme net borç veren kurum olduğundan, ekonomik olarak, politika oranını kredi oranına çekmesi en doğru yol olacaktır. Açıklamalarda görüyoruz ki; üçer aylık repo ihalelerine devam edilecek… Ayrıca, önceden düşürülen “zorunlu karşılık” oranlarının, tekrar kriz öncesi seviyelere getirilmesi, şimdilik pek düşünülmüyor… Sadece bu iki açıklama da gösteriyor ki; TCMB’nin çıkış sürecine bakışı, piyasaların bakışından daha iyimser. Umarız ki bu konuda bir sapma veya bir yanılma olmaz… Çünkü yapılan açıklamada, çıkışa yönelik stratejik politika hareketlerinin zamanlaması konusunda, hiçbir detay bilgi yok. Reel sektörün ve piyasaların yapacağı planlama ve yatırım programları, tamamen kendi yorumlarına ve bakış açılarına bırakılmış, Belki de sorumluluktan kaçmak için özellikle piyasaları yönlendirme bacağı eksik bırakılmış olabilir, diye de düşünüyorum. Örneğin faiz artırımlarıyla ilgili miktar ve zamanlama konusunda hiçbir somut açıklama yok. Sorumluluk piyasaların yorumuna bırakılmış. Haziran-temmuz aylarında, 25 baz puanlık bir artırım ve 2010 yılı içinse 125 baz puanlık bir artırım olası görünüyor. Tabii ki bu; bizim yorumumuz, Şartlar nasıl gelişir, piyasalar nasıl yorumlar, onu hep birlikte göreceğiz. TCMB’nin geçen haftaki faiz açıklamalarını ve çıkış stratejilerini kabaca özetlersek; “Para politikalarında, radikal ve hızlı bir sıkılaştırma yok, Kriz sırasında uygulanan gevşek likidite önlemleri kademeli olarak kaldırılacak, Geçiş süreci yavaş ve temkinli olacak, Faiz artırım tarihi ve artırım miktarlarıyla ilgili somut bir takvim yok.” Tüm gelişmeleri, temel prensip olan “arz ve talep” belirleyecek… Ekonomik toparlanma ve finansal piyasalar için en temel risk faktörü, enflasyon beklentileri olarak görünüyor. *** Şimdi, olaya bir de Türk bankacılık sektörü açısından bakalım… Global bazda ekonomi yönetimlerinin, küresel kriz şartlarını hafifletmek amacıyla uygulamaya koydukları, süper gevşek para politikaları ve dolayısıyla oluşan likidite bolluğu, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bankacılık sisteminde olumlu etkiler yaratmıştır. BDDK’nın etkili ve sıkı uygulamalarının yanı sıra düşük faiz ve yüksek likiditenin var olduğu ortamda, Türk bankacılık sistemi ciddi anlamda pozitif bir ilerleme kaydetmiştir. Mali bünyelerindeki yüksek riskli varlıkları da büyük ölçüde temizleyen Türk bankalarının notları, “yatırım yapılabilir” seviyelere yükselmiştir. Sektörün karlılığı beklendiği ölçüde yüksek gelmese de sistem kendini revize etmiştir. Asıl bankacılık faaliyetlerinin yanında, Hazine ihalelerine girerek ve sıfır riskle büyük ölçüde “devleti finanse eden” bankacılık sistemi, önümüzdeki dönemde karlılığını daha da artıracaktır. Bu ortamda, endişeleri azaltan ve karlılığı destekleyen faktörlere bakarsak; - Düşük faiz ortamının ekonomik aktiviteyi kademeli olarak desteklemesi, - Artan kredi hacmi ve düşüş eğilimine giren, takipteki krediler, - Bankaların yeni kaynak temininde uygun maliyetlere ulaşabilmesi ve - Sendikasyon ve murabaha gibi alternatiflerin etkinlik kazanması, olarak özetlemek mümkün. Tüm bu uygulamalardan amaç; Reel sektörün uygun maliyetle kaynak temin edebilmesi, kullandıkları kredilerin vadesinden önce geri çağırılmaması ve bankalarla kredi ilişkisi olan insanlarımızın, haciz ve icra uygulamalarına maruz kalmadan, bankacılık sektöründen maksimum mutluluğu yakalamasıdır. Sadece bankaların karlılıklarını artırmaları nihai amaç olmamalıdır… Ali Osman Memiş'in Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

