|

Türk bankacılık sistemi, 2001’de alınan önlemlerin de etkisiyle, şu günlere kadar, ciddi sayılabilecek bir sıkışıklığa girmedi. Bunda alınan önlemlerin yanı sıra bankaların –özellikle yabancı kökenli bankaların - kredi kullandırma konularında aşırı hassasiyet göstermesinin de etkisi mutlaka olmuştur, hatta bu hassasiyet çoğu kez reel sektörün zararına sonuçlar doğurdu. İflaslar, kapanan firmalar ve işçi çıkarmalar sonucu, yatırımlarda, dolayısıyla istihdam ve üretimde ciddi gerilemeler yaşanmıştır. Kredi kartları, taşıt, konut ve tüketici kredilerindeki olumsuzlukları da bunlara ekleyebiliriz. Son günlerde artan haciz ve icralar, önümüzdeki günlerde sıkıntının daha da derinleşeceğini göstermektedir. Sağlamlığıyla iftihar ettiğimiz bankacılık sistemimizin de bu olumsuzluklara uzun süre tepkisiz kalması oldukça zor görünüyor. Bizdeki durum ana hatlarıyla böyle… Batı Avrupa bankalarının 2008’in son çeyreği itibariyle, aralarında; Polonya, Rusya, Çek Cumhuriyeti, Romanya ve Macaristan’ın da bulunduğu, Orta ve Doğu Avrupa bankalarında 1,3 trilyon avro riskleri olduğunu biliyoruz. Bu risk, krizin Avrupa’da yeni bir ivme kazanmasına neden olmuştur. Macaristan ve Polonya’da, bankacılık sektöründe risklerin artması, para birimlerinin değer kaybetmesine neden olurken, bu ülkelerde en çok yatırım yapan ve onlara kredi veren Avrupa bankaları olduğu için, bu gelişmeler bu bankaların hisselerini ve de avroyu olumsuz etkilemiştir. Orta ve Doğu Avrupa’da en çok risk alan ülke Avusturya olarak görünüyor. Avusturya bankalarının, eski Doğu Bloku ülkelerinde yaklaşık 230 milyar avro civarında riski bulunuyor, bu Avusturya’nın GSYH’nın yüzde 70’ine eşit bir rakam. Hal böyle olunca, Moody’s; başta Raiffeisen ve Swedbank olmak üzere Batı Avrupa bankalarının notlarını düşüreceğini; çünkü Doğu Avrupa ülkelerinin, derin ve uzun bir ekonomik durgunluğa girdiğini açıkladı. Bu ve benzeri olumsuz haberlerin akışıyla, Doğu Avrupa para birimlerinden ciddi anlamda bir kaçış yaşanıyor. Bu da işin sadece Avrupa kısmı…
***
Ülkemizde reel sektörün finansmanında yaşanan sıkıntıları hepimiz biliyoruz. Bankaların batık kredileri de maalesef ürkütücü boyutlara ulaştı. Tüketici ve ticari krediler yüzde 3,1 oranında azalırken, 31 Ekim 2008 ile 6 Şubat 2009 tarihleri arasında batık kredilerdeki artış yüzde 27,5 gibi ciddi rakamlara ulaşmıştır. Şu günlerde şiddetle ihtiyaç duyulan IMF anlaşması, maalesef ekonomi yönetiminin yerel seçim politikalarına alet edilerek, zaman kaybedilmiştir. Yerel seçimler sonrası, 20 milyar dolarlık bir anlaşma imzalanacağı beklentisi piyasalarda oldukça yüksektir. Kredi derecelendirme kurumlarından Merrill Lynch, son yaptığı değerlendirmede, Al Baraka, Bank Asya, Halkbank, Vakıfbank ve YKB için nötr veya endeksin altında getiri açıklayarak, bankacılık sistemindeki olumsuzluğa vurgu yapmıştır. Aslında madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, bu kredi derecelendirme kurumlarının güvenilirliği de ayrı bir tartışma konusudur. Dünya ve ABD ekonomileri, mortgage kriziyle başlayan, giderek küresel likidite krizine dönüşen ve tüm dünyayı etkisi altına alan olumsuzlukları yaşarken, bu kurumların çok bilmiş analistleri neredeydi? Gerekli uyarıları niye zamanında yapmadılar? Niye gerekli tedbirlerin alınması için - bize hiç çekinmeden uyguladıkları- yaptırımları kendi ülkeleri için gündeme getirmediler?
***
Dünyadaki döviz, altın, petrol ve diğer emtia fiyatlarındaki hareketlilik, bankaların reel sektör ve diğer bireysel müşterileriyle olan olumsuz diyalogları, ABD ve Avrupa’da devam eden ve çözümlenemeyen ekonomik durgunluk, halen olumsuz sinyaller vermeye devam ediyor maalesef… Umalım ki bu durum - daha önce de belirttiğimiz gibi - yeni bir tsunaminin öncü dalgaları olmasın... Çok güvendiğimiz bankacılık sistemimiz krize girmesin… Özerk TCMB bazı radikal kararlar alarak, piyasalara güven verecek şekilde müdahale etsin… Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|